kur'an ışığında cihad

NOT: Bu kitap henüz yayınlanmamıştır

KUR’AN IŞIĞINDA
CİHAD

İkrami BERKER

ÖNSÖZ

Bimillahirrahmanirrahim

Kâinatı yaratıp düzene koyan Halifem deyip insanı yaratan, ahkâmını icra için insanlar içerisinden İslam ümmetini seçen, bu ahkâmı icrada bu ümmetin önüne çıkan engelleri bertaraf etmesi için cihadı farz kılan, bu uğurda canlarını verenlere şahadet unvanı verip cennet ve ni’metlerini bahşeden Allah’a sonsuz hamd ve senalar, O nun emirlerini bizlere tebliğ eden, cihat ve şahadetin faziletini müjdeleyen, yaratılmışların en hayırlı ve en şereflisi, iki cihan serveri ins ve cin’nin peygamberi Hz. Muhammed (SAV) e onun pak ve temiz olan âline, tebliğine başım gözüm üstüne deyip tereddütsüz kabul edip, hayata geçiren güzide ashabına Salât ve Selam olsun.

Hak ile batıl, iman ile küfür ve nur ile zulmet Beşeriyetin ilk atası Hz Adem (AS) dan hemen sonra Habil ve Kabil olayı ile su yüzüne çıkmıştır.

Nerede hak varlığını göstermişse batıl karşısına dikilmiş, ne zaman Nur parlamaya başlamışsa zulmet onu boğmak ve yok etmek için kıyam etmiş ve ne zaman İman nuru intişara başlamışsa küfür onunla kapışmayı kendisine hüner saymıştır.

Şeytanın askerleri, Ebu cehil’in orduları, Nemrutlar, Firavunlar hep mü’minlerin karşısına değişik şekillerde, değişik kılıklarda, farklı edalarla çıkmışlardır.

İslam’a karşı açılan cepheler, Müslümanlara karşı yapılan saldırılar 21. asırda had safhaya ulaştığı şu yıllarda dünya Müslümanlarının pasif tutumları üzücü ve endişe verici boyuttadır. Bütün bunları göz önüne alarak –Kur’an ışığında Cihad- adı altında bir çalışmaya koyulduk. Yaklaşık on altı tefsirden araştırarak müfessirlerin Kur’an da ki Cihad ayetleri ile ilgili görüş ve açıklamalarından herkesin kolayca istifade edebileceği bir kitap derleyerek siz okurlarımızla buluşturmayı arzu ettik. Zira ciltler dolusu bu tefsirleri herkesin temin etmesi, okuyabilmesi, konuyla ilgili ayetleri seçmesinin pek mümkün olamayacağını düşünüyoruz.

Bu çalışmayı yaparken Ayetlerin nüzul sırasını ya da kur’an da ki sure ve ayet sırasını göz önünde bulundurarak yapmadık. Çünkü böyle çalışma ancak konu tefsiri olur. Ki bu da bizim gücümüzü aşan bir ilim gerektirdiği için konularına göre ayetleri ele alıp, tefsirlerden derlediğimiz bilgileri yeri geldikçe dünyadaki gelişmelerle de karşılaştırarak özetleyip size sunduk.

Rabbim bu çalışmalarımızdan sizlere ve bizlere hayırlar ihsan etsin. Bu çalışmanın tesirini üzerimizde halk eylesin.
Gayret bizden Tevfik Allah’tan.

İkrami BERKER

GİRİŞ

Bilindiği gibi İslam en son ilahi nizamdır. Bu akide beşer hayatının temel kaidesidir. Ve bütün insanlığın hayat nizamı için gelmiştir. Bu akide; İslam ümmetinin beşerin mevcudiyeti, beşer varlığının gayesi hususunda Kamil ve Şamil bir anlayıştan doğan alemşümul bir kumanda mevkiine yükselişini temin etmek için gelmiştir. Allah ın indi ilahisinden gelen kur’an ı kerim bunları açıklayan bir düstur kitabıdır. İslam’ın kumanda ettiği bu hayırlı teşebbüsten başka hiçbir hayır yoktur. Bütün cahiliye nizamlarında hayırdan eser bulmak imkânsızdır. Beşeriyet İslam’ın gölgesinde yükseldiği seviyeye hiçbir zaman yükselememiştir. Bu nimete denk dünyada hiç bir nimet yoktur. Bu nimetten istifade edebilme şerefine nail olmakta aynı şekildedir. Hz Ömer (RA) Şam seferinde Ubeyde b. Cerrah (RA)’ şöyle söylemiştir: Vaktiyle biz zelil bir kavimdik ne zaman izzet ve şeref aradık Allah bizi İslam la şereflendirdi. İzzetli kıldı. Eğer İslam'ın dışında başka şeylerde izzet ve şeref arayacak olursak Allah bizi tekrar zelil eder.1

İslam’ın dışında hiçbir yerde bu yüceliği, bu izzet ve şerefi, hiçbir itibarı bulabilmek mümkün değildir. Onun içindir ki Siyonizm ve ehli salip arasında, batıda, AB de izzet ve şeref aramak düpedüz cehalet,onların arasında itibarın artığını zannetmek te sadece budalalıktan başka bir şey değildir. Çünkü asıl izzet ve şeref Allah katındadır. Allah (cc) şöyle buyuruyor: ‘’(müminler)! Onların arasında izzet ve şeref mi arıyorlar? Şüphesiz ki asıl izzet ve şeref Allah’ın dır. (İslam’dadır).’’2

İnsanlık âlemi İslam nizamından mahrum bırakıldığı takdirde bütün kurtuluş yollarını ve başarı çarelerini tamamen kaybeder. Ve insanlığı bu hayır nizamından mahrum bırakanlar kadar insanın insanlığına tecavüz eden bir zalim bulunamaz. İnsanoğlu ile yaratanının istediği yüceliğin, nezafetin, saadetin ve kemalin arasına girmek isteyenler şüphesiz ki en büyük zalimdirler.

Bundan dolayıdır ki, bu âlemşümul ve ilahi nizam davetinin bütün insanlığa ulaşması ve tebliğ edenlerin karşısına çıkan bütün sulta ve engellerin yıkılması şarttır.

İlahi davet ulaştıktan sonra kabul edip etmemekte herkes hürdür. Ancak itaat edenleri engelleyici herhangi bir mânia ve sultanın bulunmaması da elbette insani bir haktır. Bir takım kimseler Allah ın davetini kabul etmeyip te kaçarlarsa, ilahi davetin yoluna devam etmesini önlemeğe hakları yoktur. Yapılacak muahedeler dâhilinde hürriyet ve güveni temin etmek ve Müslümanların hiçbir düşmanla karşılaşmadan kendi davalarını tebliğ etmelerini sağlamak şarttır.

Allah ın hidayet bahşettiği kimselerden bir kişi şayet bu davete gönül vermiş ise artık hiç kimse onu eziyet ve fitne taktikleriyle yolundan çevirmeğe kalkışmamalıdır. Allah yolundan men eden ve insanları hidayet yolundan uzaklaştıran bir nizamın bir sulta nın olmamasını istemek de mü’minlerin gayet tabii bir hakkıdır. Eziyet ve fitnelere maruz kaldıkları vakit, Müslümanların kendilerini kuvvet kullanarak müdafaa etmeleri dini bir vazifedir. İtikat hürriyetini teminat altına almak, Allahın hidayetinin ulaştığı kimselerin emniyetini sağlamak, Allah’ın nizamını yeryüzünde hâkim kılmak ve bütün beşeriyeti o umumi hayırdan mahrum etmemek için kuvvet kullanmak gayet meşru bir vazifedir.

Müslümanlar üzerine bu beşeri haklardan doğan bazı vazifeler yüklenmektedir. Bu ilahi davet içinde tebliğ ederken Müslümanların önüne dikilen veya inanç hürriyetini tehdit eden bütün kuvvetleri tuzla buz edip devirmeleri; bu vazifelerdendir. Müslüman yeryüzünde Din tamamen Allah için tatbik edilinceye ve yeryüzünde hiçbir kuvvetin Allah’tan uzaklaştırma imkânı kalmayıncaya kadar durmadan dinlenmeden cihad etmelidir.

İnsanları dine zorlamak için değil… Allah’ın dinini yeryüzünde yüceltip, dine girmek isteyenleri korkutacak hiçbir sulta kalmayıncaya kadar Allah’ın dinini tebliğ etmekten ve dinde sebat edip, vecibelerini ifa etmekten alıkoyan hiçbir kuvvetin korkusu kalmayıncaya kadar, hâkimiyeti diniye yi sağlamak için cihat edecektir.

Yeryüzünde hak ve hakikat erbabını yolundan döndürecek, hidayetten sapıklığa çevirecek hiçbir sulta, nizam ve idarenin kalmaması için cihat edecektir. İslam’ın cihat anlayışının umumi prensipleri bunlardır. Ve İslam tarihinde cihat hareketi bu anlayış dâhilinde cereyan etmiştir.

Evet; cihat sırf bu hedefler için yapılırdı. Başka hiçbir hedef veya alamet karıştırılmazdı. İslam’da cihat, akide içindir. Akideyi muhasaradan kurtarmak, fitneden korumak, akidenin koymuş olduğu hayati prensipleri, ilahi şeriatı muhafaza etmek içindir. Cihat yeryüzünde akide sancağını dalgalandırıp bu sancağa saldırmak cüretini gösterenleri daha saldırmadan ezmektir.

Ta ki bu akideye gönül vermek isteyenler yeryüzünde karşılarına dikilecek hiçbir engelin bulunmayacağını bilsinler ve zorlamadan bu dine girsinler…

_____________________________
1)Hâkim/ Müstedrek, Buhari
2)Nisa /139

ALLAH YOLUNDA CİHAD

‘’Size harp açanlara sizde Allah yolunda harp edin, ancak haddi tecavüz etmeyin. Şüphesiz ki Allah haddi tecavüz edenleri sevmez.’’1 ayeti kerimede cihada dair bazı özelliklere temas vardır. Müslümanlara; kendileriyle eskiden savaşmış ve hala savaşmaya devam edenlerle muharebe yapmalarını emretmekle başlıyor. Muharebeyle ilgili bu ayetlerin başlangıcında ilk olarak muharebe hedefi belirtiliyor:
‘’Size harp açanlarla sizde Allah yolunda harp edin.’’

İslam’da harp sırf Allah içindir. Beşeriyetin uzun müddet devam ede gelen hedeflerden hiçbiri için değildir. Muharebe sırf Allah yolundadır. Yeryüzünde hakimiyet kurmak, sınırları genişletmek, şan şöhret sahibi olmak, ganimet ve kazanç elde etmek için değildir….

Ebu Musa el eşari (RA) der ki; Resulü Ekrem (SAV)’ den soruldu: ‘’Bir kimse şecaatinden dolayı veya gazabından ötürü ya da riya en savaşsa hangisi Allah yolundadır. ‘’ Resulullah (SAV)’’ Kim ilayı kelimetullah için savaşırsa o Allah yolundadır.’’Buyurdular.2

Cihat yeryüzünde Allah’ın kelamını (dinini) yüceltmek, hayata Allah nizamını hâkim kılmak içindir… Bu hedeflerin dışında kalan bütün yollarda yapılan savaşlar, İslam nizamında gayri meşrudur. Ve bu harplere katılanlar için, Allah ‘ın indinde hiçbir mükâfat ve makam yoktur.

İslam’ın ilk döneminde Allah ve Resulünün emri; müşriklerle savaşmaktan ellerinizi çekin. Ancak Medine ye hicretten sonra kendi kuvvetlerini kurduktan sonra bu ayetle savaşa izin verilmiştir. Mekke de cihada izin verilmemiştir.

Müminler niçin cihat izni verildiğini biliyorlardı. Zulme uğradıkları için aynı zamanda Mekke de müdafaa etmekten men edilmişken zulümden dolayı bu ayetle intikam işareti de verilmiş oluyordu. Mekke de onlara “ellerinizi çekin namaz kılın ve zekât verin” denilmiştir. Ve bu çekilme Allah ın takdir ettiği bir hikmete bağlıydı. Biz hesaba ve kitaba gelmeyen sebeplerin hikmeti hususunda beşeri ölçülerle sadece birkaç tanesinin tahlilinde bulunabiliriz.

Mekke de muharebeden men edilişinin birinci sebebi olarak şunu söyleyebiliriz; her şeyden evvel emre uyarak kumandaya boyun eğmek izni beklemek için müminlerin sabırlı bir şekilde nefislerinde bir arzu meydana getirmek.

Diğer bir sebep olarak İslam; Mekke de her evi kanlı bir savaş sahnesine çevirmek istemiyordu zira ilk Müslümanlar, müşrik ailelerinin birer ferdi idiler. Her evde mutlaka birkaç kişi müşrik idi ve Müslüman olan kendi evlatlarına, her türlü eziyeti reva görmekten çekinmiyorlardı. Onları dinlerinden döndürmek için ellerinden gelen her türlü işkenceyi yapıyorlardı. Akla hayale gelmedik işkenceye maruz bırakıyorlardı.3

Bir misal: Hz. Ömer (RA)’in halifeliğinde Zübeyir b. Avam bir yerde yıkanıyordu Hz. Ömer’in gözü Zübeyir in sırtına ilişti sırtında derin derin yara izleri vardı. Hz. Zübeyir (RA) vazifesini bitirdikten sonra Hz. Ömer hayretle sordu:
—Zübeyr; sırtındaki yaralar nedir?
—Ya emirel müminin gördün mü onları? Ben kimsenin görmesini istemiyordum. Sekiz yaşımda Müslüman olmuştum bütün aile efradımdan uzak yakın herkes ateşten bir çember olmuştu. Etrafımdan hışım yağıyordu başıma hele haşin bir amcam vardı beni hasıra sarardı sonrada yakardı çok defa vücudumdan çıkan sular hasırı söndürürdü işte bu yaralar o günden kalmadır’’ der.

Oğlu bu yaraları anlatırken ‘’elimi soktuğum zaman elimin ucu yaralar içinde kaybolurdu’’der. Buna benzer Bilal’ı örnek alabiliriz, Sümeyye yi örnek alabiliriz hatta ve hatta o günkü sahabenin tümünü örnek alabiliriz. Başta Resulü Ekrem (SAV) olmak üzere tabii.

Aynı zamanda bu eziyet planını takip eden teşkilatlı bir sulta da yoktu. Şayet Müslümanlara o gün kendilerini koruma izni verilmiş olsaydı; bu, her evin bir mezbaha, bir savaş meydanı haline gelmesi, her yuvada oluk oluk kan akması olacaktı ki; Böyle bir şey, kabile ve kavmiyet hissiyle yetişmiş olan Arapların gözünde İslam’ı yuvalar dağıtan, aileler arasında fitne alevlerini serpen bir tefrika daveti haline sokulacaktı. Ve neticede ya Müslümanların toptan mahvı ya da başka yollara başvurmalarına sebep olacaktı.

Hal bu ki hicretten sonra durum hiç de böyle değildi. Müslümanlar hicret devletini kurmuş müstakil bir birlik oluşturmuşlardı. Karşılarında kendilerine karşı düşman bir Mekkeli vardı. Teşkilatlanmış bir kuvvet idi. Müslümanlara karşı hamlelere girişip ordular hazırlıyorlardı. Binaenaleyh bu durum: Mekke’de her Müslüman’ın müşrik aileler içindeki ferdi durumdan çok daha farklı idi.

Bunlara ilaveten denilebilir ki Mekke’de Müslümanlar henüz azınlıkta idiler. Mekke’de muhasara altında idiler. Bu durumda müşriklerle açıktan bir savaş kumandasına sahip bir topluluk halinde değillerdi. Savaşa girselerdi toptan öldürülebilirlerdi. Hal bu ki ALLAH (CC) onların çoğalmalarını, emin bir kaide üzerinde yerlerini almalarını istedi ve bunun içinde onlara ‘’ Namaz kılın, zekât verin, ellerinizi savaştan çekin’’diyordu. Medine’de bu potansiyeli elde ettikten sonrada müteakiben savaş izni verildi.

İşte bunlar, Mekke’de Müslümanların fitne ve eziyetlere karşı müdafaa da bulunmalarını engelleyen hikmet’in gerisinde, insan nazarında beliren sebeplerden bazılarıdır.

______________
1) Bakara 190
2) tecridi sarih cilt 8
3)seyit kutup fi zilali kuran cilt 1

HADDİ TECAVÜZ ETMEYİN

“Ancak haddi tecavüz etmeyin. Şüphesiz ki Allah haddi tecavüz edenleri sevmez.”1
Hedef ve gaye belirtildikten sonra ayet harp sahasının‘da sınırları belirtiliyor. Yani Müslümanlar için bir problem teşkil etmeyen kadın, çocuk, ihtiyar ve çeşitli dinlere mensup rahiplere ve abidelere saldırmayın…
Düşmanlık bazı geçmişte ve günümüzdeki cahiliyet savaşlarında olduğu gibi maruf hak kaidelerini çiğneyerek gayri insani şeriatlara iltifat ile ortaya çıkıyor… Çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı demeden şeni bir şekilde ortaya çıkıyor. Büyük katliamlar yapılıyor… İslam bütün şeraitlerden nefret ettiği gibi bu durum takva şuuruyla’da bağdaşmaz.

İşte Resulüllah(sav)’in hadislerinden ashabını tavsiyelerin de, bir kısım harp adabının tabiatına ve beşeriyetini ilk defa İslam’ın elinde gördüğü bu hali açığa çıkarıyor.

İbni Ömer (r.a) dan Resulüllah (sav) ile birlikte katıldığım savaşların birinde öldürülmüş bir kadın buldum bunun üzerine Resulullah (Sav) kadınların ve çocukların öldürülmesini yasakladı.2
Ebu zübeyre (ra)den Resulullah (sav) buyurdu: ‘’sizden biriniz muharebe edince yüzden sakınsın’’3
Yine Ebu Hüreyre (ra) den; Resulü Ekrem (sav) bizi gönderdi ve şöyle dedi:’’falan ve falanı görürseniz ateşle yakınınız’’ gideceğimiz zaman şöyle buyurdu: “be size falan ve falanı (kureyş’ten iki kişi) yakın diye emretmiştim. Hâlbuki Allahtan başka hiç kimse ateşle azap etmez. Onları bulursanız hemen öldürün’’4

Abdullah b. yezid el-ensari den; Resulüllah (sav) yağmacılıktan ve eziyetle (azap ederek) öldürmekten men etti.5

Haris b. Müslim b. Haris babasından rivayetle dedi ki; resulle bizi hücum ettiğim yerin ahalisi beni seslerle karşıladılar. Ben lailahe illallah deyin kendinizi kurtarın dedim. Onlarda bunu söylediler. Arkadaşlarım beni levm ettiler. dedilerki;’’sen bizi ganimetten mahrum bıraktın.’Resulullah (sav) ın yanına döndüğümüzde yaptığım hareketi ona bildirdiler. Resulullah (sav) beni çağırdı ve benim bu yaptığımı iyi karşıladı. Sonrada ‘’muhakkak Allahu taala her bir insan için sana şu kadar sevap yazdı.’’ Buyurdular.6

Büreyde (ra) dan: Resulullah (sav) ne zaman bir orduya veya bir seriyyeye emir tayin etse kendisinin ve beraberindeki Müslümanların haklarında Allahu taala dan hayır niyaz eder ve kendilerine takvayı tavsiye ederdi.sonrada şöyle derdi:’’ Allahın adıyla gaza edin,Allah yolunda savaşın,Allaha küfredenlerle muharebe edin.yamacılık etmeyin,eziyetle öldürmeyin ve yeni doğanları öldürmeyin.”7

İbn i Abbas tan: Resulullah(sav) ordusunu gönderdiği zaman “Allah’ın adıyla çıkın Allah’a küfredenlerle Allah yolunda savaşın. Ahdi bozmayın, yağmacılık etmeyin, eziyetle öldürmeyin, çocukları ve abidleri(ibadet ehlini) öldürmeyin.” diye emrederlerdi.3
İşte Müslümanların giriştiği savaşlarda takip ettiği adap ve erkân…
İşte Müslümanların takip ettiği hedef…

____________
1)bakara 190
2)Buhari, Müslim, tirmizi, Ebu Davut
3)Buhari, Müslim
4) Buhari, Ebu Davut, tirmizi
5)Buhari
6)Ebu Davut
7) Ebu Davu

ALLAH IN DİNİ İÇİN SAVAŞ

“Fitne kalmayıp din yalnız Allah için oluncaya kadar, onlarla savaşın. Bununla beraber vazgeçerlerse, artık zalimlerden başka hiç kimseye düşmanlık ve saldırı yoktur.”1

Bu ayeti kerimenin hükmü delalet bakımından umumi ve tevcihatı daimidir. Cihat kıyamete kadar devam edecektir. Her gün insanları hak dinden alıkoyan, Allah davetinin işletilmesine kanaat getirdikten sonra da kabul edilmesine mani olan, emniyet içerisinde Allah’ın dinini müdafaa etmeyi engelleyen zalim bir kuvvet hâkim olabilir. O kuvvetin kahrından kurtarmak ve Allah ‘ın kelamını onlardan korkmadan dinleyecekleri, işitecekleri, Allah yolunu seçecekleri ve ona yönelebilecekleri bir hale getirmekle mükelleftir.

Katilden daha şiddetli olduğu beyan edilip, fenalıkları sayıldıktan sonra fitneyi men etmek hususundaki ilahi kelamın tekrarı, meselenin İslam ehemmiyetini gösterip daha doğrusu islamını elinde insanın yeniden ifade eden ulu bir prensibi ortaya koyuyor. İnsan kıymetini akidesiyle ölçüldüğü, insanın hayat tarzının bir kefesine bağlı bulunduğu, akide diğer kefe prensipte “ insanlığın” esas düşmanlarının kim olduğu’da meydana çıkıyor… İnsanların esas düşmanlarını insanları dinden döndürmek isteyen sırf Müslüman oldukları için Müslümanlara eziyet edendir. İnsanlığın esas düşmanları, beşeriyetin hayrın en büyük düşmanlarından mahkûm bırakan ve Allahın nizamı ile insanlar arasına engeller koyandır…

İşte Müslümanlar cemaat olarak yek vucud olmaları fitne kalmayıp din yalnız Allah için oluncaya kadar muharebe etmeleri ve bulundukları yerde öldürülmeleri gerekenler bunlardır…
Kur’an-ı kerim’in ilk nazil olduğu sıralarda islamın muharebe hususunda bu mühim esasın hükmü cariyedir. Çeşitli vesilelerle çeşitli şekillerde akideye ve itikat ehline tecavüz edenler hala mevcuttur. Yine hala fertler ve cemaatler halinde yahut bütün millet olarak Müslümanlar bu eziyet ve fitnelerle karşı karşıya bulunmaktadırlar. Her ne surette olursa olsun dininden döndürmek isteyen ve itikadı için eziyetler yaptıran herkesin üzerine harp etmek
ve İslam’ın koymuş olduğu bu umumi prensibi tahakkuk ettirmek farzdır. İşte bu insan için yeniden doğuştur.
Zalimler zulmüne son verir. İnsanlarla rableri arasına girmekten vazgeçerlerse artık onlara dokunulmaz. Zira cihat zulmedenlere karşıdır.
“bununla beraber vazgeçerlerse artık zalimlerden başka bir kimse için hiçbir husumet (düşmanlık ve saldırı) yoktur.
Zalimlerin nefyedilmesine ve cezaların verilmesine “el udvan” lafzının kullanılması lâfzî bir benzeyiştir. Yoksa bu hareket adaletin ta kendisi, mazlumları zulümden kurtarmanın aynısıdır.
“Haram ay haram aya bedeldir. Hürmetler karşılıklıdır. Onun için kim size saldırırsa sizde tıpkı onların saldırdıkları gibi onlara saldırın Allahtan korkun ve bilin ki Allah şüphesiz takva sahipleriyle beraberdir”2
Resulüllah (SAV) hicretin 6. yılında umre yapmak maksadıyla yola çıkmıştı. Mekke yakınlarındaki hudeybiye denilen yere gelince müşrikler Mekke ye girmesini engellediler. Orada çetin münakaşalar oldu. Sonrada İslam tarihinin en mühim tarihi hadiselerinden olan hudeybiye antlaşması yapıldı. Bu anlaşmada yer alan maddelerden birine göre Müslümanlar o sene harem-i şerifi ziyaret etmeden geri dönecekler, gelecek sene aynı haram ayı içinde mescid-i ziyaret edip umre yapacaklardı. Müşrikler bunu başarı saydılar. Allah Müslümanları ertesi sene aynı ayda mescid-i harama getirdi ve böylece haram ay haram aya karşılık oldu.
Ayrıca haram aylarda muharebe etmenin haramlığına riayet etmeyenin cezai haram ayda kendisi için tekeffül edilen teminattan mahrum edilmekti, Allah’ü taala haram ayları zaman hususunda emniyet ve selamet kıldığı gibi beytü’l-haramı zemin bakımından emniyet ve selamet zemini kılmıştır. Orada hiçbir canlı varlığın canına kıyılmaz. Kim bu muhitin faydalarından mahrum etmek isterse onun cezası da aynı şekilde kendisinin mahrum edilmesidir. Başkasının mahremlerine tecavüz edenin mahremiyeti muhafaza edilmez.

Zira mahremlerde karşılık ve kısas vardır. İslam hukukuna göre saldırıya misliyle mukabele edilir, misilleme yapılır. Nasıl saldırı yapılırsa saldırının karşılığı da aynı şekilde, aynı ölçüde yapılır.
Bununla beraber Müslümanlara tecavüze mukabele etmek ve kısasın mubahlığı, tecavüz edilmesi gereken bir hudut dâhilinde konmuştur. Mukaddesata tecavüz ancak zaruri miktarıyla mubahtır.
“Onun için kim sizin üzerinize saldırırsa, sizde tıpkı onların saldırdıkları gibi onlara saldırın.”
İslamda tecavüz etmek ve aşırı gitmek suçtur. Bütün harplerde insanları önce dine davet etmek esastır. Bunun için tecavüz etmemek ve haddi aşmamak şartıyla Müslümanlar bu hususta Allah korkusuyla baş başa bırakılmışlardır. Zira onlar Allah’ü Teâlâ’nın yardımıyla muzaffer olduklarını biliyorlar. Onun için Allah onlara takva ile emrettikten sonra, kendisininde muttakilerle beraber olduğunu hatırlatıyor. İşte bütün teminatlar bu son teminatlar içindedir.
“Allah’tan korkun ve bilin ki Allah şüphesiz takva sahipleriyle beraberdir.”

______________
1) Bakara 193
2) Bakara 194

MAL İLE CİHAT

Cihat insanlara muhtaç olduğu gibi mala da muhtaçtır. İnsan olmadan cihat mümkün olmadığı gibi mal olmadan da cihat zayıf kalır. Müslüman mücahit kendisini muharebe hazırlığıyla muharebe vasıtasıyla, muharebe teçhizatıyla hazırlar. Cihat ta meydandaki askerlerin ve kumandanların aldığı muayyen bir maaş yoktur. Sadece nefsi ve mali fedakârlıklarıdır. İşte nizamlar akidelerin üstünde kaim olduğu zaman ortaya çıkan şey de budur. Bu takdirde nizamlar kendilerini tabilerinden ve düşmanlarından korumak için maddi yardıma muhtaç olmazlar. Asker ve kumandan atılırken gönüllü olarak çıkar ve masrafını da kendisi karşılar.
Fakat Allah nizamını ve itikat bayrağını muhafaza etmek isteyip te cihada gitmek arzu eden fakir Müslümanlardan birçoğu kendilerini teçhiz edecek imkânları veya muharebe vasıtalarını bulamıyorlarsa varlıklı Müslümanların maddi yardımları ile bu imkân ve vasıtalar sağlanır. Nitekim Resul u Ekrem (SAV) e fakir Müslümanlar gelip kendilerinin de yürüyerek varılması mümkün olmayan uzak muharebe meydanlarına gönderilmelerini istiyorlardı. Resulullah kendilerini harp meydanlarına götürebilecek bir vasıta bulamayınca da, kur’an-ı kerim’in anlattığı gibi: “kendilerini bindirmen için ne zaman sana geldilerse – size bir binek bulamıyorum dedin ve harcayarak bir şey bulamadılar da üzüntülerinden gözleri yaş döke döke döndüler.”
Bu sebepten dolayı Allah yolunda infak ve gazileri techiz etmeye dair kur’an-ı kerim de ve hadis-i şeriflerde pek çok teşvik edici kelimeler yer alır. Çok yerde Allah yolunda infak davetiyle cihada davet ayetleri bir yerde zikredilir… Bunda da infaktan uzak durmak Müslümanların nehyedildiği büyük bir tehlike sayılır
“Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İhsan edin şüphesiz Allah ihsan edenleri sever” 1
Allah’ü Teâlâ cihadı ve cihatla meşgul olmayı emretti. Fakat cihad mala da muhtaçtı. Bunun içinde infakı emretti. Allah yolunda din-i İslam ın yücelmesi (ilası) yolunda malını sarf etmek, gazileri techiz etmek ve onların muharebe gereçlerini ve vasıtalarını temin etmek için infakta mal ile cihattır.
Ebu İmran (ra) dan emeviler zamanında Abdurrahman b. Velid kumandasında bir ordu sefere çıkmıştı. 2
Romalılar bizim karşımıza büyük bir saf çıkardı. islam mücahitlerinden birisi bir hamle yaptı ve düşman saflarının arasına girdi. Düşman askerleri onu orada parçaladılar orada İslam ordusunda Eba Eyyüp-el ensari3 de vardı, İslam ordusundaki mücahitler: ” kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” ayetini okudular. ebu Eyyup-el ensari (ra) ayağa kalktı ve şöyle dedi:-ey Müslümanlar! Siz bu ayeti bu şekilde tevil ediyorsunuz hâlbuki bu ayet bizim hakkımızda nazil olmuştu. Şöyle ki; biz ensar topluluğu olarak Resulullah (sav) a gittik “ ya Resulullah Allah müyesser kıldı islamı medineye ve çevresine hâkim kıldık. Şimdi bize müsaade ette bahçelerimizle, tarlalarımızla biraz meşgul olalım bu mevsimde bu topraklar bu bahçeler bakım ister eğer bu mevsimde bakımı yapılmazsa bu arazilerden hiçbir verim alamayız ve kışın kıtlıkla karşı karşıya kalırız” dedik ve bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
Medine halkı geçimini tarımla temin ettiği için topraktan iyi anlıyorlardı. Hurma bahçelerindeki hurma ağaçlarının durumunu görünce Resulullah bahçelerin bakıma ihtiyacı olduğunu söylediler. Hz. Allah (cc) bahçelerle meşgul olmak suretiyle cihadı terk ederek kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmamalarını emretti.
“Allah yolunda infak edin ve kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.”

Bu ayete göre tehlike, mal, servet, makam, rütbe, peşinde koşmaktır ki bunun birçok tehlikeli yönleri vardır. Bir hadis-i şerifte peygamberimiz (sav) buyurdular: “kim cihat etmeden veya cihada niyet etmeden ölürse cehalet devrindeki müşrikler gibi bir ölümle ölmüştür”4
Bu hadis-i şerifi müfessirler şöyle tefsir ediyorlar. Bir insanın alnı secde etmekle aşınsa, parmakları tesbih çekmekle aşınsa, dudakları kuran okumakla aşınsa eğer cihat etmezse ya da cihada niyet etmeden ölürse yani niyetinde cihad etmek gibi bir duygu yoksa cahiliye devrindeki müşrikler gibi ölmüştür. Yaptığı ibadetin okuduğu kur’an ın kendisine hiçbir faydası yoktur.”Allah yolunda infak edin ve kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın .”Allah yolunda infaktan sakınmak nefsi cimrileştirmesi bakımından fert için aciz ve zaafa düşürmesi bakımından cemiyet için bir tehlikedir. İslamda olduğu gibi bilhassa gönüllülük esasına dayanan bir mizan da sonra Allah u taala o müminleri cihad ve infak mertebesinden ihsan mertebesine çıkarıyor.”ihsan edin şüphesiz ki Allah ihsan edenleri sever. İhsan islamda mertebelerin en yücesidir, en ulvisidir. İhsan bir işi tam ve noksansız yapmak için ve hakkını vermek ve dürüst olmaktır. Nitekim Resulullah (sav) e ihsan nedir diye sorulduğunda “Allah a onu görüyormuş gibi ibadet etmektir. Her ne kadar sen görmüyorsan da o seni görüyor”5 buyurmuşlardır. Kulluk umumi bir davranıştır Arapçada ihsan işi doğru yapmaktır. Onun içinde işin ehli olana “MUHSİN” denir. Nefisler ihsan mertebesine ulaşınca Allah a itaat hususunda her şeyi yapar. Her çeşit isyankârlığı reddeder. Kötülüğün her çeşidinden, gizlisinden, açığından, büyüğünden, küçüğünden sakınır. Bütün işlerinde Allah’ın murakabesini gözetir. işte muharebe ve Allah yolunda infak hususunda ayetlerde cihad hususunda nefisler ihsana bırakılıyor. İman mertebelerinin üstüne çıkarılıyor.

___________________
1) bakara 195
2) İslam kaynaklarında İstanbul un adı kostantiniyye ve Medine i Rum diye geçer(roma imparatorluğu)
3) Eba Eyyup-el ensari Hz. Peygamber(sav) in akrabası ve peygamberimiz (as) ı Medine de altı ay kendi evinde misafir etmiş büyük bir sahabe bu savaşta şehit düşmüş İstanbul da kabrinin bulunduğu yerde adına bir cami yaptırılmış ve çevreside Eyüp ilçesi olarak isim almış Eyüp sultandır.
4) Buhari
5) Müslim

CİHAD İÇİN MAL

“Hoşunuza gitmediği halde cihad üzerinize farz kılındı. Bir şey hoşunuza gitmediği halde olur ki o sizin için hayırlı dır.Ve bir şeyi sevdiğiniz halde oda,hakkınızda şerli olur.Allah bilir siz bilemezsiniz.1

Bu da aynı metodla gelişiyor. Söz konusu infaktan sonra yine cihada dönüyor.

Bu tür savaşa nefis müdafası denir. İslam’ın emrettiği cihada gelince, onda iki güzellik vardır. şehid olup cennete gitmek veya ganimet alıp zengin olmak. cihad hiçbir zaman bir saldırı değildir. Çünkü önce İslam’a davet yapılır, kabul eden Müslümanlardır. İslam’ı kabul etmeyenden vergi alınır. Bunu da kabul etmezse ancak o zaman savaşılır.

Her ne kadar cihad yorucu bir fariza ise de edasında zaruret vardır. Zira cihatta hem Müslüman ferd için hem de Müslüman cemiyet için hem bütün insanlık için hem de hak ve hakikat için, hayır ve bela için büyük faideler vardır.

İslam fıtrat ölçüleriyle hesap eder. Fıtrata ters düşmez. Fıtratla çarpışmaz, onunla mücadele etmez…

Cihad farizasından yoruculuğunu inkâr etmediği gibi emretmektende geri durmaz.

İnsanı, inkârı mümkün olmayan fıtri duygulardan da mahrum bırakmaz. İslam fıtratla ters düşmez, onunla mücadele etmez.

Fıtratın bir adı da yaratılış demektir. Allah u taala kâinatı ve kâinattaki bütün mevcudatı yaratmış ve bu yaratıştan sonra belli kanunlar koymuştur. Bu kanunlar dâhilinde her şeyin nizamlı intizamlı ve ölçülü bir şekilde harekete mecbur kılmıştır. Buna da şeriatı fıtriyye denir. Mesela güneşin doğudan doğup batıdan batması bir nizam dâhilindedir. Veya bir insanın susadığı zaman vücudun kaybettiği suyu temin etmezse öleceğini bildiği için su içer. Ya da bir uçağı düşünün, uçak havada uçarken yer çekiminden kendisini kurtaramayacağı bir noktaya inerse işte o şeriat-ı fıtriyyenin kanunlarına kendisini mahkûm etmiştir. Tekrar havalanamayacak ve yere çakılacaktır. İşte bütün bunlar şeriat-ı fıtriyyenin kanunlarıdır. Değişmeyen Allah kanunlarıdır bunlar.

Onun için cihat her ne kadar hoşa gitmese de cihatta hayır vardır. Malın cihada harcanmasında hayır vardır. Bunun terk edilmesinde ise kapanması güç olan büyük yaralar açılır. Bu da Müslüman bir cemaat için büyük bir beladır. Bunun dışında bizim bilmediğimiz daha birçok şey vardır. Onun için ayette: “Allah bilir siz bilemezsiniz” buyruluyor. Bu yolda canın ve malın feda edilmesi insanoğlunun hoşlanmadığı şeylerdir. Fakat bunun arkasında yatan şerden bizim haberimiz olmaz. Bunu Allah bilir, biz bilemeyiz.

İslam fıtratı işte böyle terbiye eder. Bambaşka bir terbiye metodu’dur bu. Geniş ve engin bir metod… Nefsin derinliklerine, gönlün taa içine nüfuz eden bir metod. Yalancı duygularla, aldatıcı oyunlarla değil, hak ve sadakat aşkıyla terbiye. İnsanoğlunun zayıf ve kısır nefsi bir şeyden iğrendiği halde o şeyde hayır, tamamen hayır gizlenebilir. Aynı zamanda bu nefis, bir şeyi çok sevdi, üzerinde ısrarla durduğu halde tamamen şer olasıda normaldir.

Şüphe yok ki hakkı yalnız HAK bilir, başkaları bilemezler. İnsanlar örtülmüş perdenin gerisinde bulunan şeyleri nasıl bilebilsinler?
İşte bu Kur’an-ı kerim’in nasslarının taşıdığı duygular, yalnız savaş sahasında kalmıyor, savaşın gerisinde de hayır olmakla beraber insan nefsinin sevmediği şeylerin numunesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu duyuş müminin bütün hayatını kaplar. Gölgesi hayat hadisesine kadar uzanır. İnsan hayrın ve şerrin terbiye edici olacağını kavrayamaz.

Şüphesiz ki hayır; tecrübe ve burhan istemeden boş yere çırpınmadan Allaha ibadettir. Kuvvetlice bağlılık, güvenerek gayret ve engin arzu… İşte Allahın iman eden kullarını bil cümle davet ettiği selametin kapısı… Allah mü’minleri bu selamet kapısına derin ve şümullü bir metodla, kolaylık ve rahatlıkla sevk ediyor. Cihat farizasını omuzlarına yüklerken de aynı metodla selamet kapısına götürüyor. Gerçek selamet cenk meydanında da olsa vicdan ve ruh selametidir.

_____________
1) Bakara 216

MÜ’MİN ALLAH YOLUNDA SAVAŞIR

“İman edenler Allah yolunda savaşır, küfredenler ise tağut yolunda harbeder. Öyle ise şeytanın dostları ile savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır”1
İşte bir kalbi dokunuş daha… Arzuları, istekleri coşturmak için… Azim ve kararı iyice yerleştirmek ve harekete geçirmek için… Toplulukların, uğrunda mücadele ettikleri kıymetleri netleştirmek için…
İlk dokunuşta bütün insanların yolları beliriyor, hedefler çiziliyor bir anda. Hudutlar bütün yönleriyle netleşiyor ve insanlar iki guruba ayrılıyorlar. İki ayrı sancak altında toplanıyorlar…
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar” İnkâr edenler tağut yolunda savaşırlar”
İman edenler Allah yolunda savaşırlar, Allah ın nizamını yeryüzüne hâkim kılmak için… İnsanlar arasında adaleti tahakkuk ettirmek için… Allah’ın şeriatını beşeri hayata hâkim kılmak için… Allah’ın ismi ile başka bir şeyle değil.

Küfredenler; zulüm ve zorbalık olan fertlerin ve milletlerin hukukuna tecavüz etmek olan tağut yolunda savaşırlar. Allah ın nizamı dışında başka nizamları gerçekleştirmek için… Allah ın şeriatı haricinde diğer sistemleri hayata hâkim kılmak için… Allah’ın ölçülerine karşı başka ölçüleri getirmek, Hubel’in ilkelerini, hubel türü (hubelcilerin yapabileceği) kanunları koymak ve korumak için. Tağutun sistemini koruma uğruna tağut yolunda savaşırlar.
İman edenler Allah ın himayesine, O’nun vekâletine, O’nun velayetine, O’nun vesayetine, O’nun nusret ve inayetine sığınırlar. Kâfirler ise çeşitli bayrakları, çeşitli sistemleri, çeşitli değerleri, çeşitli ölçüleri, çeşitli tabelaları, çeşitli ilke ve prensipleri(!) ile şeytanın himayesine sığınırlar. Ölçüleri, sistemleri, bayrakları, ilkeleri, tabelaları, değerleri ne olursa olsun; küfür tek millettir. Hepsi de şeytanın dostlarıdırlar. Allah; iman edenlere şeytanın dostları ile savaşmalarını, onların ve şeytanın hilesinden çekinmemelerini emrediyor. Ve şeytanın hilesinin çok zayıf olduğunu adeta çürük iple bağlı olduğunu belirtiyor. Onların güçlü oluşları sayılarının çokluğu, silahlarının üstünlüğü sizi aldatmasın, korkutmasın. Zira onların bu tür üstünlükleri temelsizdir, hiçbir şey ifade etmez. Çünkü onların dostları şeytan, sizin dostunuz ise Rahmandır. Siz O’nun dinine yardım ettiğiniz müddetçe, şeytanın mü’minlere kurduğu tuzak, Allah ın mü’minlere nusreti karşısında bir hiçtir. Haberiniz olsun! Galip olan taraf Allah ın tarafında olanlardır.

Bedir de, Endülüs te, Çanakkale de, Afganistan da olduğu gibi düşmanın gücünden az olduğu halde, yeterli silahları olmadığı halde Müslümanlar Allah’ın yardımıyla küfür ordularını yok etmişlerdir. Afganistan; süper güç olduğunu iddia eden Rusya’yı dize getirmiş, parçalanmasına vesile olmuştur. Türk ordusu Çanakkale boğazını küfür donanmalarına karşı korumuş ve boğaza ÇANAKKALE GEÇİLMEZ imzasını atmıştır. Endülüs’e beş bin kişilik keşif ordusuyla giren Tarık b. Ziyad sahilden karşıya geçtikten sonra gemilerini yakmış ve ”Müslüman geri dönmez ilerler” demiş. Yani ya Endülüs fethedilir ya da burada şehit oluruz demek istemiş ve fethetmiştir.

İşte bütün bunlar Allah’a dayanıp O’na güvenerek, O’nun rızası için, O’ nun dinini yaymak ve korumak için, O’ nun nizamını, şeriatını yeryüzüne ve tüm insanlığın hayatına hâkim kılmak için Allah yolunda yapılan savaşlardır. İşte bütün bunların hepsi insanlar için bir ibret tablosudur.

_______________
1) Nisa 76

BİR GURUP İNSAN

“Kendilerine: Ellerinizi savaştan çekin, Namaz kılın, Zekât verin” denilmiş olanlara bakmazmısınız? Şimdi onlar üzerine savaş farz kılınınca içlerinden bir grup Allahtan korkar gibi hatta daha da şiddetli insanlardan korkuyorlar. Bunlar “ Ey Rabbimiz üzerimize şu savaşı niye farz kıldın, ne olurdu bizi yakın bir geleceğe kadar geri bıraksaydın?” dediler. Onlara deki; “Dünyanın zevki pek azdır, ahiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve kıl kadar haksızlığa uğratılmayacaksınız.” 1

Hikmetini cenabı hakkın daha iyi bildiği bir zamanda MEKKE de Müslümanlar, müşriklerin işkence, fitne ve eziyetleri ile karşı karşıya iken cihat için hamaset duyguları kabarmış, savaş için sabırsızlanıyorlardı. O zaman ortamın savaşa müsait olmayışı ve Allah ın takdir ettiği müsait vaktin henüz gelmemiş olması nedeniyle onlara, size emredilen sorumluluklarınızı yerine getirin, savaştan elinizi çekin deniyordu ki bu sorumluluklar namaz kılmak ve zekât vermektir. Nihayet Allahın takdir ettiği müsait vakit ve müsait ortam gelince, Allah yolunda cihat kendilerine farz kılındı. Müslümanlardan bir grubu şiddetli korku sardı. Korkularından tir tir titremeye başladılar. Hâlbuki karşılarındaki düşmanları da kendileri gibi insandı… Onlar Allahtan korkar gibi o insanlardan korkuyorlardı ki – Allahın azabettiği gibi hiç kimse azap edemez. Ve O’nun vuracağı bağı da kimse vuramazken onlar, insanlardan Allahtan korkar gibi “hatta daha fazla bir korku ile onlardan korkuyorlar” büyük bir korku ve dehşetle ; “ Ya Rabbi neden bu savaşı bize farz kıldın” derler. Bir mümin için böyle bir sual gerçekten çok gariptir. Bu tutum onların bu dindeki mükellefiyetlerini anlayamamalarını açıkça gösterdiği gibi bu dinin üzerindeki fonksiyonunu da anlamamış olmalarını ortaya koymaktadır ki bunun akabinde: “ bu savaşı yakın bir geleceğe kadar erteleseydin ne olurdu?”
Bu mükellefiyetin korku ve ağırlığıyla karşı karşıya kalınca bir müddet daha mühlet verseydin derler.
Ayeti celile de insanın dini vazifelerinde emrolunduğu şey neyse onunla meşgul olması ve onun haricinde herhangi bir şey talep etmemesi lazım geldiğine tembih ve işret vardır. Zira cihadı talep edenlere Resulü Ekrem memur oldukları namaz ve zekâtla emretmiştir ki bu emir “hikmetini bilmediğiniz şeye karışmayınız” demektir.
İbn-i Abbas’tan rivayet edilen bir hadis-i şerife göre; Abdurrahman bin avf ve onun bazı arkadaşları resulü Ekrem (SAV)’e gelerek; “ ey Allahın nebisi, biz müşrik iken izzet ve şeref içindeydik, ( kimse bize zulm edemezdi) iman ettikten sonra herkes bize zulmetmeye başladı. ( bize savaşmak izni verin)” dediler.
Resulüllah onlara; “ben affetmekle emr olundum. Kavimle(müşriklerle) savaşmayınız.”buyurdular ne yazık ki Medine ye geldiler, Allah onlara cihadı ve savaşmayı emretti de geri durdular bunun üzerine Allah’ü Teâlâ bu ayeti inzal buyurdu. Mücahit: bu ayetin Yahudiler hakkında nazil olduğunu söyler. Hasan ise müminler hakkında nazil oldu der. Ayette münafıkların vasıflarına işaret olduğu vech ile münafıklar hakkında nazil olduğu ihtimali vardır çünkü münafıklar Müslüman görünerek “ müşriklerle muharebe edelim” dedikleri halde savaşla emrolunduklarında Allahtan korkar gibi hatta daha da fazla müşriklerden korkarlar ve cihadın belli bir vakte kadar ki- oda olumsuzdur- ertelenmesini istediler Allahtan daha çok insanlardan korkmak münafıkların vasıflarıdır.
“Bizim üzerimize cihadı niçin farz kıldın” diyerek itiraz da yine münafıklara yakışır. Ekseri görüşe göre ise bu gurup Mekke de eziyet ve ızdırapların alev alev içlerini yaktığı ve bir türlü bu alevi söndüremeyen kimselerdi. İçlerindeki o alevi söndüremeyince galeyana geliyor ve Resulüllahtan izin isteyerek bu eziyetleri bertaraf etmek istiyorlardı. Resulullah ise bu konuda Allahın emrine uyuyor, temkinli davranıyor, emri ilahiyi bekliyor, uygun görülen vakte kadar sabredip hazırlanmak istiyordu.
Süddi’den rivayetle Esbat şöyle demiştir; “onlar sadece namaz ve zekâtla yükümlü idiler. Allah’u Teâlâ’dan kendilerine savaşmayı farz kılmasını istediler. Savaş onlara farz kılınınca da “ içlerinden bir gurup Allah’tan korkar gibi, hatta daha da şiddetli bir korkuyla insanlardan korkarlar. Bunlar “Ey Rabbimiz üzerimize şu savaşı niye farz kıldın. Ne olurdu bizi yakın bir geleceğe kadar geri bırakaydın.” Ki bu yakın gelecek te ölümdür. Bunlara cevaben: “onlara de ki: dünyanın geçimi azdır. Ahiret ise muttakiler için elbette daha hayırlıdır.” Buyurdu.

Bu gurup münafıklar gurubu olabileceği gibi, bilfiil mü’minler de olabilir. Arzu ve yalvarmalarında ki ifadelerinden Allah a yönelişleri de çıkarılabilir. Bu durumu da hesaba katmak gerekir. Henüz olgunlaşmamış olan bir iman, işaretleri daha kesinlik kazanmamış bir düşünce sahibi tarafından yeryüzündeki fonksiyonu anlaşılmamış olan bir din. Ki dinin yeryüzündeki fonksiyonun kavranıp kavranmaması, şahısları himaye etmekten, milletleri ve vatanları korumaktan çok daha büyük bir meseledir. Çünkü dinin gerçek manası ile fonksiyonu, Allah ın nizamını yeryüzüne yerleştirmek, adil bir düzeni cihanın bütün kıtalarına hâkim kılmak Allah’ın davasının karşısına dikilen bütün engelleri bir bir yok etmek yeryüzünün neresinde olursa olsun fertlerle dava arasına gerilecek tüm engellere mani olmak, tam bir hürriyet havası içinde fert bu davayı kabul edip seçerse onu seçtiği yoldan alıkoyacak fitne vasıtalarını yok etmek ve yeryüzünde kuvvet ve kudret sahibi üstün bir kumanda mevkii inşa etmek… İşte bütün bunlar şahıslara bir takım eziyetlerin ulaşıp ulaşmamasından daha önemlidir.

___________________________ 1) Nisa 77

MEKKE DE NİÇİN CİHADA İZİN VERİLMEMİŞTİ

Mekke de cihada izin verilmemesinin hikmetlerinden bazılarını şöyle sıralayabiliriz
1- Emre uyarak kumandaya boyun eğmek, büyük kumanda makamından gelecek izni beklemektir. Onlar bunu yapıyorlardı. Resulullahın işaretini bekliyorlardı. Büyük kumanda makamından gelecek emre boyun eğiyorlardı. O kumanda makamından gelen emir ise; “ellerinizi (savaştan) çekin, namaz kılın, zekât verin.” diyordu. Çünkü bu ümmete tevdi edilen o büyük vazifeleri yüklemek için ve cahiliye devrindeki nefsanî alışkanlıkları zapdetmek; ölçülü ve tedbirli bir kumandanın emrine itaat edip tedbir ve takdirine boyun eğmek zaruri idi. Ve bu yapılıyor, namazla zekâtla emrolunuyorlardı. Her ne kadar zekâtın ölçüsü belli olmasa da aralarındaki fakirlere tasaddukla emrolunmuşlardı.
2- Araplar gururuna çok düşkün bir kavimdi. Müslümanlar arasında müşrik Araplardan gelecek her harekete karşı bire iki karşılık verebilecekler vardı. Fakat Müslümanların eziyetlere tahammül ve çileye sabırla karşılık vermeleri gururuna düşkün Arapların gönlünü okşayıp islama karşı sempati duymalarını da sağlayabilir.
3- İslam; Mekke de her evi, kanlı bir savaş sahnesi haline getirmek istemiyordu. Çünkü ilk Müslümanlar müşriklerin birer tehdidi idiler ve her evde birkaç müşrik vardı. müslüman olan kendi evlatlarına her türlü eziyeti reva görüyorlardı aynı zamanda bu eziyet planını tatbik eden teşkilatlı bir sulta da yoktu. şayet o gün Müslümanlara kendilerini koruma izni verilmiş olsaydı; bu her evin bir harp sahası ve bir mezbaha haline gelmesi, her yuvada oluk oluk kan akması demek olacaktı. ki, öyle bir durum, kabile ve kavmiyet ruhuyla yetişmiş olan Arapların gözünde islamı; yuvaları dağıtan, aileler arasına fitne alevleri serpen, kabile içine tefrika saçan bir bozgunculuk haline sokacaktı. Bu da Müslümanların toptan mahvına veya başka yolları başvurmalarına sebep olacaktı.
4- O zaman Müslümanlar henüz azınlıkta idiler Mekke de muhasara altında idiler bu durumda müşriklerle açılan kumandaya sahip bir topluluk halinde savaşa girişselerdi toptan öldürebilirlerdi. Hâlbuki Allah onların çoğalmalarını ve kaidelerin etrafında yer almalarını istedi sonra muharebe izni verdi.
5- Mekke, müşriklerin memleketi idi yukarıda da bahsettiğimiz gibi her ne kadar Müslümanlarında memleketi olsa da Müslümanlar sayıca az bir topluluk idi. ayrıca Mekke nin haram bir belde oluşu hasebiyle orada kan dökülmesine, islam adına mukaddesata muhalefet etmeye Allah rıza göstermezdi.
6- Mekke devri belirli bir toplumda belirli şartlar altında, belirli cemiyet hayatı için hazırlık ve eğitim devresiydi böyle bir toplumu eğitme, gururlu ve hamaset duygularıyla dolu olan arap insanın dayanamayacağı şahsi duygularına karşı sabretmesi için eğitmek ve hazırlamak gerekiyordu. Fert ancak bu şekilde şahsi kaprislerinden kurtularak kibir ve enaniyetinden soyunup sıyrılabilir. Böyle bir eğitim ancak ferdin sinirlerine hâkim olup ilk müessir karşısında galeyana getiriyor hareketler karşısında teskin ediyordu. bu sırf fertlerin hareketlerinde ve ruhunda hadiselere karşı bir soğuk kanlılık kazandırmak içindir. resulullah(sav)fertleri öyle bir cemiyet için hazırlıyordu ki, ferdin adet ve alışkanlıkları ne olursa olsun cemiyet onu bütün yönleriyle kuşatıyordu. Fert her halükarda kendi istediği gibi değil cemiyetin direktifleriyle hareket ediyordu. Bütün bunlar islamın ana temeli oturtulmuş Müslüman bir cemaatin oluşturulması için yapılıyordu. Bünyesinde, ne döneklik ne zulüm ve nede sömürü bulunan kaide ve prensiplere tereddütsüz teslimiyet getiren ileri, münevver ve medeni bir “islam cemiyeti” kurmak için…
7- Mekke de kureyş gibi şeref ve gururuna düşkün bir toplulukta barış yoluyla yapılacak davet daha kolay ve daha tesirli olurdu. Aynı zamanda ilk merhalede savaşla yapılacak davet onları daha fazla inada sevk edebilirdi. Cahiliye devrinde ırk ve kabile taassubu ile arap yarım adasını al kızıl kana boyayan harpler gibi kanlı ihtilallerin çıkmasına sebep olabilirdi. Dolayısıyla islam üzerinde cereyan eden bu hadiseler onların zihinlerinde ve hatıralarında büyük bir leke olarak kalacaktı. Artık bundan dolayı hiçbir zaman hidayete yanaşmak istemezlerdi. Böyle bir hareketin neticesinde islam, cihanşümül bir davet olmaktan çıkar kanlı ihtilal havasına bürünürdü. İslamın esas prensipleri unutulurdu artık… Bir daha hatırlanmamak üzere tarihe gömülür giderdi…
8- İslam, her evin içine bir muharebe meydanına bir harp sahasına çevirmek istemiyordu. Meydanda iman edenleri dinlerinden döndürmek için işkenceye girişen bugün ki bir sistem tasallutu da yoktu henüz… Mekke de bu işi herkesin kendi velisi yapıyordu. Veli, himayesinde bulunan kimseleri döver, dininden döndürmek için işkence yapar” terbiye eder(!)” hiç kimse müdahale edemezdi. İşte böyle bir cemiyette cihada izin vermek her evin savaş meydanına dönmesiydi. Sonrada imansızlar kalkıp ” işte islam budur!”20.asırda modern Ebucehillerin, firavunların dediği gibi. İslam savaştan men ettiği halde onlar böyle söylüyorlardı. Ya cihad ı farz kılsaydı daha neler diyeceklerdi kim bilir. Kureyşliler hac mevsiminde ticaret ve Beytullah ı ziyaret için gelen Arap kabilelerine şöyle propaganda yapıyorlardı” Muhammed baba ile oğlun arasını açıyor, kavmiyle aşiretini birbirine düşürmek istiyor” Mekke nin havası bu kadar kuvvetli iken bir de köleye efendisini öldürmeyi emretseydi ne olurdu cemiyetin durumu? Hele birde islam, çocuğun babasını bu yolda öldürmesini meşru saysaydı ne olurdu cemiyetim durumu.
9- Allah, önceleri Müslümanları dinlerinden döndürmek için işkence eden, türlü eza ve cefalara maruz bırakan müşriklerden bir çoğunun islamın halis askerlerinden, hatta kumandanlarından olacaklarını pekâlâ biliyordu. Hz. Ömer bunlardan biri idi komutanlıktan öte islam ümmetinin ikinci halifesi olmuştu. Halid b. Velid, İikrime b. Ebu cehil, Amr b. As bunlardan sadece birkaçı idi.
10- Müslümanların Mekke de sayısı çok azdı. Bu yüzden cihanşümul davet sadece Mekke sınırları içerisinde faaliyet gösterebiliyordu. İlahi davet Arabistan yarım adasının diğer bölgelerine ulaşmamış yahut ta oralarda henüz pek ehemmiyet kesp etmemişti. Civar kabileler Mekke de çıkacak bir iç savaşın nasıl cereyan edeceğini kestirmeden tarafsız bir tutum içinde bulunuyorlardı. Şayet bir iç savaş patlak verecek olursa bunun sonu nereye varacaktı. Çünkü bu şartlar altında çıkan bir savaş-Müslümanlar ne kadar kahramanlık gösterirlerse göstersinler ne kadar düşman öldürürse öldürsünler-bir avuç Müslüman topluluğun ortadan silinmesi için kâfi idi. Netice olarak küfür hâkimiyetini devam ettirecek, Müslüman cemaat yerle yeksan olacak, islam yeryüzünde hâkimiyet kuramayacaktı… Pratik hayata hâkim olamayacaktı. Oysa islam bunun için gelmişti! Yani islam bütün hayatın cephelerini kuşatan bir hayat nizamı olarak gelmişti…
11- Bu davetin üzerinde oturduğu ana prensipler o zaman için artık gerçekleşmiş sayılırdı. İşte bu da davetin mevcudiyeti idi. davetin, Resulullahın (SAV) şahsiyetinde şekillenmesi… resulullah (sav) ın da Haşim oğullarının kılıçları himayesinde yürümesi… Çünkü Resulullah (sav) uzanan her el ölümle tehdit ediliyordu. Haşim oğullarını kabileler arasında kurdukları bu nizam diğer kabileleri birbirleriyle harp erme arzuna büyük bir darbe vuruyordu. Böylece Haşim oğulları Resulullah a yardım ellerini uzatıyorlar, onun korunmasında gereken hassasiyeti göstermekten hiçbir zaman geri kalmıyorlardı.
12- Bu durum Resulullah (SAV) ın İslam’ı anlatmasına mani olacakların cesaretini kırıyordu. Kimse ona dokunamıyor, onu öldüremiyor, hapsedemiyordu. Resulullah (SAV) kureyşlilerin umumi toplantılarında açıkça hak davasını anlatıyordu. Müşrikler dokunamıyor, sadece “ilahlarımıza, atalarımızın dinine küfretme ve onları kötüleme sen bizim dinimizi hoş karşıla biz de senin dinini hoş karşılayalım.” diyorlardı. O bunları dinlemiyor, atalarınız sapık yolda idi ve şu anda da cehennemdeler diyorlardı. Davasından kıl kadar taviz vermiyor, her şehre tam manasıyla eksiksiz ve fire vermeksizin davasını götürmek istiyorlardı. Bu nedenle bu sıralarda, Mekke de bütün bu değer ve kıymetleri çiğneyerek cihat için kolları sıvamaya veya yapılan işkencelere son vermeğe kalkışmak gibi bir hareket içinde bulunmaya hiç de lüzum olmadığı gibi çabucak savaşa katılmayı icap ettiren zaruri bir hal de yoktu.1
13- Saymaya çalıştığımız bu sebepler Allah ın Müslümanları cihattan el çektirmesinin hikmetlerinden sadece bir kaçıdır. En iyisini Allah bilir.

__________________________
1-“Mekke de cihada niçin izin verilmemiştir” başlığı ile yazdığımız bu bölüm; üstat Prof. dr. SEYYİD KUTUP un Fi Zilalil kur’anın dan hülasa edilmiştir.

SAVAŞ İZNİ

“Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılanlara karşı koyup savaşmaları için izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir.” 1

Mekke de müşrikler peygamberimiz (sav) ve ashabına şiddetli işkence ve eziyetler ediyorlardı. Peygamberin huzuruna işkence görmüş yaralı halde gelen sahabilerine “sabredin çünkü henüz savaşmakla emir olunmadım” buyuruyordu. Hicretten sonra bu ayetle savaşa izin verildi. İbn-i Abbas bu ayetin cihad hakkında nazil olan ilk ayet olduğunu söyler. Daha önce Mekke de yetmişten fazla ayetle cihad yasaklanmıştı. Müslümanların cihad etmemeleri istenmişken bu ayetle cihada izin verilmiştir. Daha sonra nazil olan ayetlerle cihad emredilmiş bizzat farz kılınmıştır. Mekke de niçin cihada izin verilmediği hususunda önce ki sayfalarda bir izah yapılmıştır.
“Allah onlara yardım etmeye elbet kadirdir.”

Şüphesiz Allah Müslümanlara yardım etmeye kadirdir. Hatta ayette de belirtildiği gibi onları savunmaya bizzat üstlenmiştir.2 Ancak Müslümanlar, itikadı ameli, ahlaki, siyasi, ticari, iktisadi vb. hususlardaki ihlâs ve samimiyetini görmek ister. Mümin itikat ve amelde ibadet ve taattaki samimiyeti ne kadar? ” inananlar ve inanmayanlar ayırt edilmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?” ayetinin işaret ettiği mana da bunu açıkça izah ediyor.
1- Hac suresi 39
2-hac suresi 38

İMAN VE CİHADIN FAZİLETİ

Hacca gelenlere su vermeyi, mescidi haramı onarmayı Allah a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad eden kimse ile bir mi tuttunuz. Bunlar Allah katında bir olmazlar, Allah zalim olan bir milleti hidayete erdirmez. İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimselerin Allah katında dereceleri pek büyüktür. Ve işte gerçek kurtuluşa erenler onlardır. Rableri onlara, katından bir rahmet, hoşnutluk ve içinde tükenmez nimetler bulunan ebedi ve temelli kalacakları cennetleri müjdeler. Doğrusu büyük mükâfat Allah katındadır.1

Bu ayeti kerimenin nüzul sebebi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Biz burada sadece iki tanesini alacağız bunlardan biri şöyle: rivayet olunduğuna göre müşrikler, Yahudilere “biz mescid-i haramı tamir ve tezyin ediyor, hacılara su veriyor ikramda bulunuyoruz. Bizmi daha efdaliz Muhammed(sav) ve ashabı mı?” diye sormuşlar(suyuti dürül mensur)
Sahih-i Müslim’de rivayet edildiği üzere Numan b. Beşir şöyle demiştir.”resulullahın minberin yanında idim, bir adam ben hacılara su verme işini yapsam, başka hiçbir amel işlemesem de gam yemem, dedi. Bir başkası, mescid-i haramı imar etsem de başka hiçbir amel işlemesem kendime dert etmem. Dedi. Bir başkasıda; hayır! Allah yolunda cihad etmek sizin bu söylediklerinize daha hayırlıdır; dedi. Hz. Ömer onlara susun resulullahın minberinin dibinde böyle sesinizi yükseltmeyin. Namazı kıldıktan sonra bu ihtilaf ettiğiniz meseleyi resulullah (sav) den sorup öğreneyim dedi. Daha sonra meseleyi resulullah a (sav) sordu Allah-u teala da bu ayeti inzal buyurdu.
Bu ayeti celile de, imansız olan bir kimsenin ne kadar zahiren güzel hizmetlerde bulunursa bulunsun, iman sahibi olup hak yolda cihad eden bir cihad eden bir zat ile eşit olmayacağını bildirmektedir.

Bu, bunlardan birini diğerine benzetme iddiasında bulunanları protesto eden bir sorudur:”hacılara su verme ve mescid-i haram ı imar etme işini Allah’a ve ahiret gününe iman edip Allah yolunda cihad edenleri bir mi tuttunuz?” Bunlar bir birine benzemeyen ayrı şeylerdir bunlar Allah katında asla bir olmazlar. Hacılara su verme ve mescid-i haramı tamir ve tezyin imanla yapıldığı takdirde Allah katında her ne kadar sevabı olan faziletli ameller ise de Allah yolunda cihad eden müminlerin iman, amel ve cihadına eşdeğer olamazlar, kaldı ki şirk içinde hacılara su verme ve mescid-i haram-ı tamir ve tezyin etme işi bir hiçtir. Çünkü onların içinde bulunduğu şirk yaptıkları amelleri de zayi eder. Dolayısıyla bunları birbirine benzetmek veya eşit tutmak büyük bir haksızlık ve zulümdür. “ve Allah zalim kavme hidayet etmez.”

Kâfirler iman için yaratılmışken küfrü irtikâp etmekle nefislerine zulmettikleri gibi Allah’a ibadet için hazırlanmış olan mescid-i haramı putlara mahal kılınanlarıyla dahi zulmettiklerinden Allahın hidayetine nail olmazlar. Allah zalimler topluluğuna faziletin yönünü, hayrın yerini göstermez. Çünkü Allah onların kalplerinin ışığının söndürüp köreltmiştir.
İşte Allahın ölçüsü budur… o nun değişmeyen takdiridir…

Özet olarak diyebiliriz ki;” bu ayet müminlerin hedef olan bir hitap ise şu mana çıkar: hacılara su vermek ve mescid i haramı onarmak her ne kadar hayırlı ve faziletli ameller ise de iman ettikten sonra Allah yolunda cihad etmek daha üstündür. Ebu hüreyre (r.a) den şöyle rivayet edilmiştir.” Ey Allahın resulü cihada eşdeğer bir ibadet var mı?” diye sahabi sordu o (sav) da “ hayır buna gücünüz yetmez!” buyurdular. Ashap bu suali iki üç kez sordular. Fakat kendisinden aynı cevabı aldılar. Şayet ayeti kerime müşrikleri ve kâfirleri hedef alan bir hitap ise mana şöyle olur:
Allah ve resulünün uygun olarak yaptıkları takdirde hacılara su verme ve mescid-i haramı tamir etme işleri Allah katında yüksek dereceli işlerdir. Fakat önce de belirttiğimiz gibi şirk,onların amellerini boşa çıkarır.”

İşte hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad eden müminler gerçek kurtuluşa erenlerdir. Allahın sevap lütuf ve keremini elde etmişlerdir. Bunların yücelik mertebeleri ve üstün değerleri hepsinden yüksektir. Başkaları sakalık ve imaret te dâhil olmak üzere diğer olgunluk ve faziletlerin hepsini elde etmiş olsalar dahi bu mücahitlerin rütbe ve derecelerine ulaşamazlar. “Acaba” “belki” “umulur ki” gibi ihtimal ve tereddüt belirten edat ve fiilleri olmayan gerçek ve mutlak kurtuluş işte bunlara mahsustur nedir ki o kurtuluş? Cevabını yine cenabı Allah veriyor tarafından ilahi bir rahmet(fevkalade bir ihsan) her şeyden büyük olan ilahi rıza, nimetleri sınırsız ve bol olan cennetler, sonu olan sınırlı amellere sonsuz ve sınırsız mükâfatla müjdeliyor.

Bu mükâfatları Allah kendi yolunda kendi rızası için cihad eden mücahitlere veriyor. Dünya ve dünyadaki esirlerin tamamı bunun yanında çok küçük kalın dünyada başkalarından beklenen herhangi bir ecir onun ölümüyle sona erer zaten dünya nimetlerinin hiçbiri uğrunda can vermeye değmez. Allah katındaki ecir ise dünyalara sığmaz. Ebedi olduğu için ona nail olan öldükten sonra kıyamet gününde de ondan faydalanır.” Yaptıklarınızın karşılığı ancak kıyamet günü size tamamen ödenecektir.” Bundan dolayı böyle bir amel, can vermek bile olsa, değer yinede azdır.

_______________________
1- Tevbe 19

ŞÜPHEDEN UZAK İMAN

Müminler ancak o kimselerdir ki Allah’a ve resulüne iman edip sonra şüpheye düşmemiş ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmişlerdir. İşte onlar sadıkların ta kendileridirler.1

Prof. dr. seyyit kutup fizilal’il-kuran adlı tefsirinde bu ayeti tefsir ederken şöyle diyor: “ gerçek iman gönülden Allah ı ve resulünü tasdik etmektir. Hiçbir şüphenin sızmayacağı bir tasdik kararsızlık ve endişeye duygun ve heveslere kalpleri ve şuuru sarsan hiçbir sarsıntıya mahal vermeyen kesin değişmez ve güven verici bir tastiktir. İşte Allah yolunda malla canla cihad böyle bir imandan doğar. Bir gönül ne zaman ki böyle bir imanın zevkini tadar ona bağlanıp güvenirse elbette o imanın gereğini kalbinin dışındaki günlük hayatında insanların dünyasında da yerine getirmeye çalışır…” “ o zaman mümin hissiyatında yaşattığı imanı gerçeklerle içinde yaşadığı pratik gerçekler arasında meydana gelecek bir ayrılığa asla katlanamaz çünkü bu ayrılık onu rahatsız eder ve ezer. İşte bunun için bu noktadan hareket ederek malıyla canıyla Allah yolunda cihada girişir…”

“Onlar akidelerinde sadakatle inandık dedikleri zaman sözlerinde sadık kimselerdir. Bu duygu gönüllerinde yer vermedikçe bu duyguların izi yaşanan günlük hayatta görülmedikçe imandan söz edilemez. Akidedeki samimiyetten bahsedilemez ve böyle bir iddia ileri sürülemez.”

_____________________
1- Hucurat 15

TEK VÜCUT HALİNDE SAVAŞ

Şüphesiz ki Allah kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf halinde savaşanları sever.1

Bu ifadelerde birlik ve tam bir düşünce bütünlüğü sağlam bir inanç ve gönül birliği ile düşmana karşı hazırlıklar içinde bulunmak gerektiğine işaret vardır. Çünkü islam ferdin vicdanına ve ferdi mükellefiyetlere son derece önem vermiş olmasına rağmen beşer hayatına hükmedip onun emri altına olmak için gelmiştir. İslam toplumun birbirine kenetlenmiş kaynatılmış binalar gibi bütün olmasını ister.

Bu ayette de Allah kendi yolunda tuğlaları birbirine kaynatılmış bir duvar gibi tek vücut halinde savaşanları sevdiğini bildirerek bizi bu yolda ve bu şevkle savaşmaya teşvik ediyor.

Şurası muhakkak ki islam savaşa can atmaz ve sevdiği için savaşmaz. Sadece şartların kendisini zorladığı için veya takip ettiği hedef büyük bir mana taşıdığı için farz kılar. İslam beşeri yeti en son ve değişmez Allah nızamıyla yönetir. Tabii ki yeryüzünde bu nizamın yerleşmesinden hoşlanmayan birçok kuvvet bulunacaktır. Çünkü bu nizamın yerleşmesi onların sahte değerlere ve batıl ölçülere dayalı birçok imtiyazların ellerinden alınmasına sebep olacaktır. Dolayısıyla bu nizamın hâkim olmaması için bunlar bu nizamın önüne birçok engel koyacak veya amansız bir savaş açacaktırlar.

Elbette ki bu ilahi nizama karşı bir takım fertler mukavemet edecek bazı kitleler ve devletler karşı koyacaktır. Şüphesiz islamda bu mukavemet grubuna karşı çıkacak ve savaş açacaktır. Bundan dolayı bu ilahi nizamın başarısı uğruna ve yeryüzünde Allah sözünün gerçekleşmesi için Müslümanların savaşmaktan başka çareleri yoktur. Bunun için Allah kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf halinde savaşanları sever.

Ayrıca cihad bizatihi ferdi olduğu kadar toplumsal bir yükümlülüktür. Çünkü islama karşı çıkanlar topluca birlikler karşı çıkarlar. Bunun için mücahitlerin de düzenli birlik halinde olmaları gerekir. Çünkü bu din toplum dinidir. Bireyle uyuşan birbirine bağlı toplumlar inşa etmek ister. Dolayısıyla yalnız başına bir köşeye çekilip ibadet eden tek başına cihad eden yahut tek başına yaşayan kimseler bu dinin tabiatından uzaktırlar. Hâlbuki Allah müminler için sevdiği manzarayı “ifadesiyle beyan ediyor.”

___________________
1- Saf 4

KUVVET HAZIRLAYIN

Ey iman edenler! Onlara karşı gücünüz yettiği kadar Allahın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allahın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayan Allah yolunda sarf ettiğimiz her şey size haksızlık yapılmadan tamamen ödenecektir.1

Ayeti kerimede gayet açık net ifade ve kesin emir var orduyu güçlendirmek… Çünkü ordu; vatanın düşmana karşı hazırladığı, silah, zırhı ve koruyucu ihata duvarıdır. Ordu; milletin tutan eli, atan kalbi, uyku tutmayan gözü, düşmanla karşılaştığı yüzüdür.

Ayeti kerime; muhtasar olmakla birlikte “ onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın” demekle her çağa ve zamana uygun askeri hazırlık çeşitleri bir arada anlatmış olmaktadır. Ayrıca bu öyle bir ifadedir ki, hududu gücün yettiği noktaya kadar devam eder yani düşmana karşı askeri hazırlıkların yanı sıra maddi, manevi, idari, siyasi, iktisadi, sınaî, ilmî, fenni tüm hazırlıklarda bulunma ya da teşvik etmektedir o halde Müslümanlar güç ve kudretleri dâhilinde olan kuvvet unsurlarını hazırlamaktan geri duramazlar. Zaten “ hazırlayın” emri bunu Müslümanlara farz kılmıştır. “savaş atları” na gelince bunlar her çağda ve zamanda icat edilmiş savaş vasıtaları, zırhlı araçlar, personel taşıyıcılar, güdümlü silahlar, uçaklar vs. hatta henüz icat olmamış insanlığın henüz tanışmadığı şeylerdir.

Ayeti kerimede kuvvet hazırlamanın ve müminlerin düşmanlarını ve bunların dışında Allahın bilip bizim bilmediğimiz düşmanları yani gizli açık bütün islam düşmanlarını korkutmak, yıldırmak için…

Bu hareket Allah düşmanlarının kalplerine korku ve dehşet salar. İslam, insanı hürriyetine kavuşturmak için kula kulluktan kurtulup hakka kul olmayı kendi iradesiyle seçenleri karşısına çıkacak olanları her türlü baskı ve sultaları tuzla buz etmek için kuvvet hazırladı. İslam düşmanları kalplerine korku sarıp, bu akidenin yayılmasına ve gelişmesine engel olma fikirlerini söküp ata. Çünkü islam yeryüzüne yayılırken bütün insanlara tam manasıyla hürriyet sağlamak için yayılır. Bunun için kuvvet hazırlar.

Yeryüzünde ilahlık taslayan Allahın vasıflarını kendisi için iddia eden, kendi elleriyle koydukları sistem ve doktrinlere halkı boyun eğdiren, ulûhiyetin yalnız Allah a ait olduğunu ve dolayısıyla da hâkimiyetin yalnız ve yalnız Allaha ait olacağını kabullenmeyen güçleri yıkıp yok etmek için kuvvet hazırlar.

Bunun içindir ki cihada davetle Allah yolunda infak a davet eş tutulmuştur. Allah yolunda cihadın farziyeti kadar Allah yolunda infak ta farzdır ve Allah yolunda sarf edilen her şey haksızlığa uğramadan, hiçbir haksızlık yapılmadan karşılığı sahibine döner.

_________________
1)enfal 60

SAVAŞA HAZIR OLUN

“Ey iman edenler! Düşmana karşı ihtiyatlı davranın silahlanarak birlikler halinde veya hep birlikte toptan seferber olun”1

Allah-u Teâlâ mümin kullarına; düşmanlarına karşı koruma tedbirleri almalarını emrediyor. Bu tedbir bir hazırlıktır gerek silah ve gerekse o silahı kullanacak asker bakımından hazırlık…sayıyı, silahı, mühimmatı çoğaltmak.. Düşmanlarına karşı uyanık olmak ki, bu da savaş siyasetidir. Bu siyaseti kısaca şöyle özetleyebiliriz: savaşa hazır olmalı, iç cephe temizlenmeli, cihada teşvikle bulunmalı, köleleştirilen zayıf din kardeşlerimizin durumu anlatılmalıdır ki, bugün sömürülmeyen, düşman çizmesi altında ezilmeyen, hiçbir islam ülkesinin hiçbir ferdi yoktur. İşte bu yoldan hareketle yeryüzünde Allah’ın dinini hakim kılmak için savaşa her an hazır olup gerektiğinde bunun için savaşılmalıdır. Savaş şerefli bir gaye uğruna yapılmalıdır. Topraklarını geliştirmek uğruna veya bir takım çıkarlar uğruna yapılan savaşların Allah indinde hiçbir değeri yoktur.

Ayetteki” ihtiyatlı davranın” ifadesi; düşmanınıza karşı uyanık olun. Her an düşmanla karşılaşmak üzere hazırlıklı olun. Savaşa hazırlanmak-savaşı önler, düşmanı caydırır. Bu da düzenli ordular hazırlamak ve zamanın şartlarına göre silahlanmak, teçhizat hazırlamak, dışarıya casus göndermek, düşmanın beldesini, yollarını, stratejisini, incelemek, gücünü tespit etmekle mümkün olur ki bunlar savaşın usulleridir.

Ayette geçen “subat” kelimesi “sept’in çoğuldur. Cemaat ve süvari birliği demektir. “birlikler halinde bölük sefere çıkın”. Demek olduğu gibi “toptan seferber olun” kısmı da “hepiniz toptan seferber olun. El birlik düşmanınıza karşı toplanın, yekvücut olun” demektir. Bu da bütün bir milleti asker yetiştirmenin, savaş tekniğini öğretmenin, belli bir ölçüde askeri silâh altında tutmanın gerektiğine işarettir ki din, namus, vatan ve millete karşı yapılacak olan her hangi bir saldırıda savaş tekniği bilen düzenli bir ordu ile düşmanın karşısına çıkılabilsin.

İç cepheye gelince burada şunu belirtmeliyiz ki: her millette çabaları boşa çıkarmak isteyen casuslar mutlaka vardır. Bil hassa saflarımız arasındaki bu casuslar üzerinde hassasiyetle durun ve saflarınızı bunlardan temizleyin. Çünkü bunlar mücadeleyi engeller, savaşta aleyhinize çakışır, sizin mağlubiyetinizi isterler.

Bütün bunlar savaşa hazırlanmanın cepheleri olan iç ve dış cephelerdeki savaş siyasetini belirtmektedir. Bu Allah’ın müminlere olan bir vasiyetidir. Evet, yüksek kumanda mevkiinden gelen bir vasiyettir bu… Beşeriyetin yolunu tayin eden, SAVAŞ STRATEJİSİNİ hazırlayan bir vasiyet… kur’an-a müracaat ettiğimiz zaman çok mükemmel bir şekilde savaş stratejisinin çizilmiş, hazırlanmış olduğunu görürüz.

____________________
1)Nisa 71

MÜŞRİKLERLE SAVAŞMAYA TEŞVİK

“Yeminlerini bozup peygamberi yurdundan çıkarmaya teşebbüs eden, düşmanlık göstermekte ilk olan kavim ile harp etmez misiniz? Onlardan korkmuyor musunuz? Eğer mümin iseniz bilin ki asıl korkmanız gereken Allah’tır.” Onlarla savaşın ki Allah sizin elinizle onları cezalandırsın, rezil etsin ve sizi üstün getirsin de müminleri ferahlandırsın kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğin tövbesini kabul eder. Allah âlimdir, hâkimdir.1

Anlaşma esnasında yemin ettikten sonra yeminlerinden dönüp anlaşmayı bazen müşriklerle savaşmaz mısınız? Buyuruyor Hz. Allah(cc) çünkü müşrikler müminlerle anlaşma yapmışlardı. Fakat kendi anlaşmalarına iltifat etmediler. Anlaşmalarını bozdular. Daha önce de resulü Ekrem e (sav) Mekke den sürmek için planlar yapmışlardı. Hicretin hemen arifesinde Daru’n-Nedve’de toplanarak Resulüllahın(sav)ın kanı zayi olacak bir şekilde kabileler arasında dağılmak üzere öldürmeyi de planlamışlardı. Cenabı hak bütün bu hadiseleri hatırlatarak onlarla savaşmazmısınız? Yoksa onlardan korkuyormusunuz? Hâlbuki asıl korkulması gereken Allah’tır buyuruyor. Bu ifadelerle müminlerin kanına hakaret vermek suretiyle savaşa teşvik ediyor. Çünkü Mekke döneminde müşrikler müminlerle bir hayli işkence yapmış, yurtlarından çıkarmışlardı. Bedirde savaşı ilk kez onlar başlatmışlardı. Ardından Uhud, Hendek savaşlarını yaptılar. Daha sonra Hüdeybiye de resulü erkemle akdettikleri anlaşmayı bozdular. Resulullah rabbinden aldığı ilham ile onların bütün şartlarını kabul etmiştiki, ashabın ileri gelenleri bu anlaşmayı kabul etmenin zillet olduğu düşüncesine kapılmışlardı. Buna rağmen resulullah (SAV) büyük titizlikle bu ahde vefa göstermişti. Ama onlar daha ilk sene geçmemiştiki, ilk fırsatta anlaşmayı bozdular. Burada müşriklerin arsız olduklarını ve her fırsatta muahedelerini bozduklarını beyanla onlarla savaşmaları gerektiğini ve onlardan korkmalarını bildiriyor.

Mümin, hiçbir kuldan korkmaz, o sadece Allahtan korkar. Çünkü o bilirki Allah korkulmaya daha laiktir. Başka birinin korkusunun bir müminin kalbinde yer bulması asla caiz değildir.

Onlarla savaşınız! Allah sizi kudretinden ordusu yapmıştır. Sizin elinizde onları cezalandırıyor rezil ve rüsva ediyor… Onları ölüm, esaret ve hezimetlerezil ederek cezalandırıyor… sizi muzaffer kılıyor. Böylece müşriklerin işkencelerine maruz kalan müminlerin gönlü şifa buluyor. Ferahlıyor kalplerindeki öfke diniyor.

Müslümanların zaferine gören, beşeri güçlerden başka bir kuvvetin onları desteklediğini anlayan, onların durumlarında imanın tesirini müşahede eden bazı müşriklerin basiretini, Allah, hidayete doğru meylettirmiş ve onların Müslüman olmalarıyla müminlerle zafer ihsan etmiştir. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Âlim’dir; gizli aşikar her şeyi bilir. Hâkim’dir; amel ve hareketlerin sonucunu takdir eder.

____________________
1- Tevbe 13,12

YALNIZ ALLAHIN NİZAMİ

Fitne kalmayıp, yalnız Allahın dini kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilsinler ki Allah onların istediklerini şüphesiz görür.1

Eğer yüz çevirirlerse bilin ki Allah sizin Mevla’nız dır dır. Ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır o!

Kâfirlerin fitnesini kaldırmak ve her yerde Allahın dinini hâkim kılmak için kâfirlerle savaşın vacip olduğunu beyan ediliyor. Eğer kâfirler küfrü terk ederlerse Allah onların yaptıklarını görür ve imanlarına göre mükâfatlandırır. Şayet küfürlerinde ısrar ederlerse müminlerin onlardan çekinmemeli belirtiliyor. Zira müminlerin mevlası Allah tır, yardımcısıda odur.

Fitne kalmayıncaya kadar, bütün batıl dinler yok oluncaya kadar, insanlar kula kul olmaktan kurtulup tam bir hürriyet içerisinde Allaha kul olma yolunda önlerine dikilen hiçbir engel kalmayıncaya kadar onlarla savaşın… Bu ferman her yönüyle beşeri otoritelerin yok olması için geliştir. Bu fermanın ilanı demek, her ne surette olursa olsun insanların hâkim olduğu düzenleri yerle bir etmek demektir. Bunu yapabilmek için üst ad Seyyid Kutub’un da işaret ettiği gibi aşağıda belirtileni yapmak mecburidir.

1-“ Bu dine boyun eğenlerin üzerinden fitne ve eziyeti def edip, insanların sultasından kurtulduklarını bildirmesi…
2- Kullara kul olmaktan kurtulup bir tek Allaha kul olduklarını göstermesi...
3- Her ne surette olursa olsun kulların kullara kulluğu prensibine dayanan sistemleri, hedefe ulaşmak, Allahın ulûhiyetine ikame ettirmek için yıkması şarttır.

Ortada sadece Allahın dini hâkim olmalıdır. Bu ise ancak bu ilahi inanan, onu pratik hayatında yaşayan;- hayatın pratiğine aksettiren-, put ve putçulara cihad eden, bu dine girmek isteyenlerin karşılaştıklar, engelleri kuvvet kullanarak yok eden, tek kumanda altında hareket eden imanlı kitlenin yetişmesiyle mümkündür. Ayrıca şunu da belirtmek lazım ki; din mücerret inanç ve sembollerden ibaret değil, Allahın sultasına boyun eğmektir.

İmanlı topluluk, bir gaye için dövüşür.” Yeryüzünde fitne kalmayıp din tamamen Allahın oluncaya kadar kim bu prensipleri kabul eder, Allaha teslim olduğunu ilan ederse Müslümanlar onun teslimiyetini kabul ederler onun niyetini içinde gizlediği şeyleri araştırmayıp gerisini Allaha havale ederler. “ eğer bırakırlarsa Allah ne yaptıklarını görür ” kim geri döner, Allahın saltanatına mukavemet etmekte ısrar ederse, Allahın yardımıyla Müslümanlar onunla savaşırlar. “eğer geri dönerlerse Allah sizin mevlanızdır. O, ne güzel Mevla, ne güzel yardımcıdır?..”

_______________
1) Enfal 39,40

ANADAN BABADAN VE CANDAN GEÇMEK

Deki;“Babanız, babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, kazandığınız mallarınız, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allahtan, peygamberinden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevilirse, Allahın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin, Allah fasıkları doğru yola eriştirmez.”1

Allah ve resulünü ve Allah yolunda cihad, mal, mülk, baba, evlat ve akraba sevgisinden üstün tutup, onlardan daha çok sevmedikçe yapabileceğiniz tek şey başınıza gelecek olan felaketi bekleyip durmaktır. Yani eğer size ayette geçen şu sekiz şeyin sevgisi Allah ve resulünün sevgisinden ve Allah yolunda cihattan daha sevimliyse, başınıza gelecek olan belaları durup bekleyin…

İşte yolların ayrılış noktası ya akideyi hâkim kılmak veya zevk ve lezzetleri. Her sözü ya akideye bağlamak veya dünyadaki unsurlardan herhangi birine… Dünyevi maslahatlar ile dini maslahatlar arasında bir muhakfet söz konusu olduğu an her müslümanın dini maslahatları dünyevi maslahatlara tercih etmesi icap eder. Müslüman, kalbinin sadece Allaha tahsis ettiğinden emin olduktan sonra çocuklardan, kardeşlerden, eşlerden, babadan ve kabileden istifade eder. Mallar, ticarethaneler ve meskenler edinebilir. Bunlara sevgi göstermek din ve Allah yolunda hizmete vesile olduğu müddetçe güzel şeydir. Din sevgisine ve Allah yolundaki hizmete ters düştükleri ve engel oldukları zamanda birer bela ve musibettirler.

Babadan, oğları, eşleri ve malı Allah ile resulünden ve Allah yolunda cihattan daha çok seven kimse şiddetli tehdide ve Azaba müstahak olan eksik imanlı biridir. O, helak ve harap olmayı beklesin. Hısım akrabaya mal ve ticareti, Allah ile resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha çok seven kimse, ancak bir münafık olabilir. Münafıklarsa, müminleri cihattan alıkoyar, müşriklerin antlaşmalını geçersiz kılar, onlara karşı ilanı harp etme yolunda Allah tarafından verilen karara itiraz etmeleri için müminlere yaldızlı sözlerle işarette bulunurlar ve fısıldarlar.

Din, akıl ve hikmet hududunun dışına çıkan fasıklar güruhuna Allah hidayet edip doğru yola erdirmez.

______________________________
1) Tövbe 24

HAKKINI VEREREK CİHAD

Allah yolunda hakkıyla cihad edin. O sizi geçmiş babanız İbrahim’ in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve kuran da peygamberin size şahit olması ve sizinde insanlara şahit olmanız için size Müslüman adını veren o’dur. Artık namaz kılın, zekât verin, Allaha sarılın. O sizin sahibinizdir. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır.1

Allah yolunda Allah’ ın dinini yüceltmek için malla canla dille elle hakkını vererek cihadı bize emrediyor. Cihad, savaş anlamına gelen kıtal’den daha geniş kapsamlıdır. Kıtal sadece cephede düşmanla savaş anlamına gelir. Cihad ise, düşmanla yapılan savaşın yanında nefisle, şeytanla, kötü arkadaşla ve kötülüklerle yapılan mücadeleyi takatinin son noktasına kadar sürdürmek ve bu mücadelede gayret etmektir. Gayri Müslime islamı tebliği Müslüman emri bil-maruf nehyi anıl-münkir de cihattır.

Hz. Hasan bu ayeti okumuş ve demiştir ki; “adam Allah yolunda cihad eder, oysa düşmana bir tek kılış bile vurmamıştır.” Cihad ın hakkını vermekte onu hak ve ihsanla uygun, haksızlıktan, kötü gayelerden uzak ve mümkün olduğu kadar gevşeklikten ve tembellikten arınmış bir şekilde yapılmasıdır.

Müminler Allah yolunda hakkıyla cihat etmelidir. Çünkü diğer ümmetler üzerine bizi o seçti. Atamız İbrahim (as) in yolu olan dinde bize hiçbir zorluk, hiçbir güçlük kılmadı. Zaruretlerde ruhsatlarla dini bize kolaylaştırdı. Diğer ümmetlere yüklediği ağır yükleri bize yüklemedi. Önce ki kitaplarda ve kuran da peygamberin bize şahit olması, bizimde insanlara şahit olmamız için; yani peygamberin bize getirip tebliğ ettiği şeyleri kabul ettiğimize şahit olması bizimde insanlara peygamberlerin geldiğine ve onlara Allah ın emirlerini tebliğ ettiklerine şahit olmamız için ve yapacağımız şahadetin kıyamette kabul edileceği için bize Müslüman adını verdi. En şerefli peygamberi bize vererek en hayırlı ümmet yaptı. “ siz insanlar arasından çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.”

Resulüllah (sav) bir gün mescitte otururken Hz. Ömer (ra) gelerek; “ ya resulullah bir Yahudi komşumdan istedim bana Tevrat’tan bazı ayetler yazıp getirdi görmek ister misin?” dedi. Resulüllahın yüzünün rengi değişti. Kızdığı zaman iki kaşının arasındaki damar şişerdi yine öyle oldu hz. Ömer e cevap vermedi. Sad bin Muaf Resulüllahın o halini görünce Hz. Ömer e kızdı “ ya Ömer Resulüllahın renginin nasıl değiştiğini görmüyor musun?” dedi. Hz. Ömer de “ rab olarak Allah peygamber olarak Hz. Muhammed (sav) din olarak ta islam bana yeter” dedi. Resulullah (sav)ın rengi yavaş yavaş düzelmeye başladı ve “nefsine kudreti elinde olan Allah a yemin ederim ki kardeşim Musa(as) da dünyada olsa bana tabi olmaktan başka bir şey yapmazdı peygamber olarak sizin nasibinize ben düştüm ümmet olarak benim nasibime de siz düştünüz” buyurdu.1

Bu ayeti tefsir ederken Nesefi der ki; bize Haşim oğlu Amr… Haris el-eşari den o da resulullahtan rivayet etti. Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur;” kim cahiliyet davası güderse cehennemde diz çökenlerdendir.” Bir adam “ ey Allah ın elçisi oruç tutup namaz kılsa bilemi?” dedi de “evet oruç tutup namaz kılsa dahi. Sizler; sizi Müslümanlar müminler, Allah ın kulları olarak Allah’ın isimlendirmiş olduğu Allah ın daveti ile çağırın.” Buyurmuştur.2

Diyalog aldatmacası ile Hıristiyanlığa hizmet eden ahmakların değiştiğini iddia ederek Yahudi projelerine başkanlık eden ve bunlara hizmet eden batıya uşaklık etmek uğruna bir Hıristiyan kulübü olan AB ye girmek için kapı kapı dolaşan devletçilerin kulakları çınlasın. Şu iki hadis-i şerif bunların halini çok net bir şekilde izah etmektedir.

Allah’ın bize verdiği bu islam nimetinin şükrünü eda edebilmek için namaz ve zekâtı ayrıca birer görev olarak Allah bize farz kılmıştır. Şu da bir gerçektir, namazsız cihad olmaz namazla zekâtla Allah a sarılarak Allah tan yardım istemeliyiz. Ona güvenip onunla güç bulmalıyız odur bizim sahibimiz… Bizi koruyan yardım eden, düşmanlarımıza karşı muzaffer kılacak olan o dur. O ne güzel sahip, düşmanlarımıza karşı ne güzel yardımcıdır.

_____________
1) Hac 78
2) Mahmut Ustaosmanoğlu / Furkan tefsiri cilt 4
3) İbn kesir/ hadislerde kuran tefsiri cilt 1- bakara suresi 21. ayetin tefsiri

CİHAD EDENLER VE OTURANLAR

“Müminlerde Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenlerle özürsüz olarak evde oturanlar bir değildir. Allah, mallarıyla canlarıyla cihad edenleri oturanlar üzerine derece bakımından üstün kıldı. Bununla beraber her ikisine Allah cenneti vaat etmiştir. Fakat Allah cihad enlere oturanların üstünde büyük mükâfat vermiştir. Kendi katından dereceler, mağfiret ve rahmet vardır ve Allah gafurdur rahimdir”1

Zeyd bin Sabit der ki; bu ayet nazil olduğu zaman “ müminlerden Allah yolunda cihad a katılanlarla evinde oturanlar bir olamazlar” olarak nazil oldu. Resulullahın yanında oturan ibn ümmi mektup “ ben ne yapacağım ya Resulallah! Ben iki gözden amayım” diye sordu. Bunun üzerine resulullah tekrar vahyin yükü altına girdi. Resulullahın dizi benim dizimin üzerine düştü o kadar ağırlık vardı ki dizimin parçalanacağından korktum sonra vahiy bitti resulullah bana “ özürleri olmaksızın diye yazmamı emretti ve bende (ğayri ulitdarari) kelimesini yazdım.”

Bu ayetten anlaşılan şu ki özürlerinden dolayı cihada gidemeyenler cihada gidenlerle aynı sevabı alırlar çünkü onları cihadan alıkoyan özürleridir.

Buhari Enes’ten rivayet ediyor tebük gazvesinden dönmüş geliyorduk resulullah la beraberdik şöyle buyurdular” muhakkak biz bazı kimselerin medinede bıraktık herhangi bir dağın yolunu ve herhangi bir vadiyi geçmişsek onlarda bizimle beraberdirler fakat onları özürleri bize katılmaktan alıkoymuştur.

Müslim Cabir tarikiyle rivayet ediyor:( biz bir pazarda resulullah ile birlikte idik. Resulullah bize: “ muhakkak Medine de bazı kimseler vardır ki; siz herhangi bir vadi yi geçmiş iseniz herhangi ibr yolu geçmiş iseniz onlarda sizinle birlikte idiler. Fakat hastalık onları hapsetmiş ( bedenleri size katılamıyorlar)”

Cimrilikten dolayı mallarıyla cihad etmekten, mal tutkularından dolayı Allah yolunda mal harcamaktan, dünyaya karşı aşırı sevgilerinden dolayı cihattan geri kalanlarla cihad edenler bir olmaz. Tabiî ki cihada mani bir özürle cihadı terk zaruri ise onlar aynı sevabı alır.

Ayeti kerime özel bir hale temas ederken ki, medineye gitmeyip mallarından olmak istemeyen ve yakalanıp müşrikler tarafından işkenceye maruz kalırım korkusuyla hicretten sarfı nazır eden bazı insanların halidir bu kur’an ın takip etmiş olduğu üslup onu umumi bir kaide haline getiriyor. Zaman ve mekân da Allahın müminlere kendi nazarı ile bakacağı bir kaide gözü ile bakıyor. Mutlak ibr kaide… Malla canla mücadele eden müminlerin cihadı terk edenlerin hali değişiktir. Aynı kategoride olmayacağı kaidesi… Kesin ve umumi bir kaide…

Fakat iş bu kadar a kalmıyor mesele kapalı bırakılmıyor bilakis daha çok tafsilatlı olarak açıklanıyor. Bu iki grup arasında ki sevginin mahiyeti beyan ediliyor. Özürsüz olarak yerlerinde oturanlarla Allah yolunda cihad edenler asla bir değillerdir. Mallarıyla canlarıyla cihad enleri Allah derece ve erdem bakımından üstün kıldı.

Sahihayn de Ebu Sait El-Hurdî den Resulüllahın şöyle buyurduğunu nakledirler.
“ Hakikat şu ki, cennette yüz derece vardır ve Allah onları kendi yolunda mücadele edenler için hazırlamıştır. Her iki derecenin arasıda yeryüzü ile gökyüzü kadardır.”

Amr ibni mürre, Ubeyde ve Abdullah ibni mesut yoluyla naklettiği bir hadiste resulullahın şöyle buyurduğu rivayet ediyor.

“Kim bir ok atarsa, onun için bir derece mükâfat vardır.” Biri “ya Resulüllah derece nedir?” diye sorunca resulullah; “dikkat etki o senin ananın eşeği değildir. Her iki derece arasındaki mesafe yüz yıllık yoldur.” Diye cevap verdi.

Resulüllahın temsilen ifade ettiği bütün bu mesafeleri anlamak, hesabedebilmek imkânını en iyi şekilde bu gün sahibiz. Çünkü bugün kâinatın bütün uzak buutlarını öğrenmiş bulunuyoruz. Güneş ışınlarının bir yıldızdan diğer bir yıldız kümesine kaç ışık yılında varabildiğini hesap edebiliyoruz. O gün resulullahın sözünü işitenler, sadece tasdik ediyorlardı başka bir şey yapmalarına imkân yoktu zaten… Fakat bugün biz daha çok şeylere muktediriz. O sözleri tasdik etmemizin yanında malumumuz olan bu mesafeleri hayretamiz kâinat buudlarını tasavvur edebiliyoruz…

Bundan sonra mazeretsiz olarak cihattan geri kalanlarla, mallarıyla ve canlarıyla cihat edenlerin müsavi olmayacağını belirttikten sonra ayeti kerime bir lutfu ilahi olarak şu tebşir atı bildiriyor:” bununla beraber ALLAH ikisine de cenneti vaat etmiştir.”

Burada cihat edenler de geri duranlar da cennete gideceği belirtiliyor. Hiç şüphe yok ki imanın her halukarda eşsiz bir değeri, hudutsuz bir ağırlığı vardır. Bu ölçü yardımıyla cihadan geri kalanların münafık olmadıkları anlaşılıyor. Hiç şüphe yokki onlar saf, Salih ihlâslı ve samimi cemaatti. Ne var ki, mücahede tarafları biraz noksan kalmıştı işte kuran da bunu telafi etmek istiyor onları teşfik ediyor. Cihada birçok hayırların gizli olduğunu belirtiyor gayeleri tahakkuk etmek için cihadın elzem ve zaruri olduğunu ifade ediyor.
Bununla beraber bu ayeti islam âlimleri cihadın farz-ı kifaye olduğuna delil göstermişlerdir. Eğer cihad etmeyenlere de cennet vardır ifadesi olmasaydı cihad farz-ı ayn olurdu. Dolayısıyla bu ayet cihadın farz-ı kifayet olduğuna delildir.

Keremi ilahi bu ölçüyü koyduktan sonra tekrar birinci kaideye dönüyor. Onu tekit etmek sahasını genişletmek ve sonunda alınacak olan büyük mükâfata hevesleri coşturmak arzuları artırmak, iştahları kabartmak için tekrar ediyor.
“ fakat Allah cihad edenlere oturanların üstünde büyük bir mükâfat vermiştir. Kendi katından dereceler, mağfiret vardır ve Allah gafurdur rahimdir”

Bu vaat… Bu tekit… Mücahitleri bu derece mesh cihadan geri kalanlara üstünlüklerini bu derece ısrarla baya… Ruhların şiddetle arzuladığı o büyük mükâfatla o üstün dereceleri bu kadar parlak bir şekilde takdim… Marifeti ilahi yenin hudutsuzluğunun, hata ve günahlara karşı ilahi merhametinin genişliğini bu derece cömertce hatırlatma… Bundan sağlam adil ve doğru ifadelere islamın dışında hiçbir sistemde, hiçbir nizamda, hiçbir dinde, hiçbir izmde rastlamak mümkün değildir.

Kata de “ dereceler” ifadesini şöyle tefsir etmiştir deniliyor ki, “ islamın dereceleri vardır. Hicret islamda bir derecedir, cihad islamda bir derecedir cihatta ölmek başka bir dercedir.

İbn Zeyd: -dereceler yedidir ve Allah(cc) onları tövbe suresinde şöyle zikretmiştir:

“ Resulüllah’tan geri kalmanın caiz olmayaşınınn sebepleri şudur zira onları Allah yolunda çektikleri;
1- bir yorgunluk
2- bir susuzluk
3- bir açlık
4- kâfirleri kızdıracak bir yerleri çiğnemeleri
5- düşmana karşı bir muvaffakiyetleri yoktur ki mukabilinde kendilerine Salih bir amel yazılmış olması(s.kutup age)
6- çünkü Allah kendisine güzel amel edenlerin mükâfatını zayi etmez
7- onlar Allah yolunda harcadıkları küçük ve büyük nafaka geçtikleri bir vadi olmaz ki Allah yapmakta olduklarından daha güzelini vermek için hesaplarına yazmış bulunmasın” diyor.

Önce ki ayette geçen” DERECE” ile sonra ki ayette geçen “DERECELER” tabirini müfessirler şöyle tefsir etmiştirler birinci derece, dünyada gazilere verilen ganimet zafer ve güzel şöhrettir. İkincisi ise ahiretteki derecelerdir. El Hazin, birinci dereceden maksat gazileri Allah katındaki mertebelerini yükseltilmesidir; ikinci ayetteki maksat ise cennetteki makamlar (konaklar, köşkler, saraylar) dır.

____________________
1- Nisa 95

GERÇEK MÜMİNLERİN DURUMU

“ inananlar düşman birliklerini gördükleri zaman “ işte bu Allah ve resulünün bize vaat ettiğidir; Allah ve resulü doğru söylemiştir” dediler. Bu onların ancak imanını ve teslimiyetini artırdı” 1

Müminlerin Allah a imanlarını ve resulullahı tasdiklerini daha da artırdı. Zaferin güçlü ve hikmetli olan Allah katında bulunduğuna inandılar sabreden ve her şeyi kendisinden bekleyen Müslümanlara Allahın destek olacağına inandılar. Evet, Allah ve resulü onlara Zafer vaat etmişti nihayet güçlü ve hikmetli olan Allah katından onlara zafer geldi.

“ iman edenlerden, Allah verdiği ahdi yerine getiren adamlar vardır. Kimi bu uğurda canlarını vermiş kimi de beklemektedir. Ahitlerini hiç değiştirmemişlerdir.”2

Buhari ve Müslim, Enes (r,a)ın şöyle de dediğini rivayet ederler. Amcam Enes b. Nadir, bedirde Resulüllah la birlikte savaşamamıştı bu onun çok ağarına gitti ve şöyle dedi: “ “Resulüllahın hazır bulunduğu ilk savaşta ben bulunamadım ama Allah’a ant olsun ki Allah, Resulüllah la birlikte savaşmayı bana nasip ederse, ben neler yapacağım elbette Allah görecektir.” Ertesi sene Uhud savaşında Resulüllahın yanında hazır bulundu. Sâd b. Malik ona: “ey Ebu Amr bu ne hal nereye gidiyorsun?” dedi. Enes bin Nadir:” Uhud un önünde cennet kokularını alıyorum” deyip yoluna devam etti ve şehit oluncaya kadar savaştı. Cesedinde seksenden fazla ok mızrak ve kılıç yarası vardı. Kız kardeşi şöyle der:” kardeşimi ancak parmaklarından tanayabildim”

Bu ayet o zaman nazil olmuştur bu ayeti kerime umumidir çünkü itibar lafzın umumiliğindedir, sebebin hususiyetinde değil.

Müminlerin hallerinden verilen şu örnek tablo baştan başa bir imanı tasfir etmektedir. Nifak, zaaf ve verilen ahdi bozan grup karşısında ne kadar manalıdır. Bir misaldir. Hadiselerle ve kuran ile terbiye sahnesinde bu karşılaştırma son şeklini almış bulunmaktadır.

_____________
1) azap 22
2)azap 23

BAZI SAVAŞ TAKTİKLERİ

Ey iman edenler! Savaş için ilerlerken kâfirlerle toplu halde karşılaştığınız zaman onlara arkanızı dönmeyin. Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak maksadı dışında kim öyle bir günde düşmana arkasını dönerse, o muhakkak ki Allahın gazabına uğramıştır. Onun yurdu cehennemdir. Ne kötü bir sonuçtur. 1

Ayette geçen (زهف) kelimesi: kısa adımlarla yavaş yavaş yürümek manasında olduğu gibi kıç üstü çocuk gibi ya da yılan gibi karın üstü sürünmek manalarına gelir. Ayrıca birbirine sıkışık toplu olmak anlamına gelir. Burada Müslüman savaşçılara bazı taktikler verilmektedir ki bunlardan birincisi: düşmana sezdirmeden yavaş yavaş arazinin stratejik durumuna göre karın üstü kıç üstü veya benzeri şekillerde ağır ağır ilerlemek. İkincisi : düşmanla karşılaştığı zaman mevcut stratejiye uygun değilse uygun bir strateji hazırlayıp oraya düşmanın çekmek üzere geri çekilmek.üçüncüsü:düşmana kendisinin hezimete uğradığını bu nedenle de kaçtığını düşünebilecek bir taktik hazırlayıp geri dönerek kaçmak suretiyle düşmanı iyice üzerine çektikten sonra ansızın geri dönüp düşmanla yeniden savaşmak ki bunlar beğenilen savaş taktikleridir.bunların haricinde bir başka topluluğu güçlendirmek için o topluluğa katılabilir yada kendi gücünü artırmak,Müslüman bir toplumdan yardım anlamak amacıyla ayrılabilir bunların haricinde geri dönüp kaçmak ise hadisi şerifte de belirttiği üzere büyük günahlardandır.

Buhari ve Müslim’in sahihinde Ebu Hüreyre (r.a) den rivayet edilen hadisi şerifte resulullah (sav) şöyle buyuruyorlar: “Yedi büyük günahtan sakınınız.” onlar nedir ya Allahın resulü? Denildiğinde, Resulüllah (sav): “Allaha şirk koşmak, büyü yapmak, haksız yere Allahın haram kıldığı canı öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, muharebe günü harpten kaçmak, habersiz imanlı ve iffetli kadınlara iftira etmek.”buyurdular

Savaşta geri dönüp kaçmak genellikle bir yönüyle pratik tesiri bakımından bir yönüyle de itikadı temellere dokunması bakımından büyük bir şiddet gerektirir. Her ne kadar müminlerin gönlüne tehlikelerle yüz yüze geldiği zaman bir sarsıntı gelirse de bu sarsıntının girer ve hezimete kadar ulaşmaması gerekir çünkü eceller Allahın elindedir. Bir müminin hayatından korkarak geri dönmesi mümkün değildir.

Ayrıca müminin yenilmesi söz konusu olmayan yüce kuvvetle ilgi kurma intiyazına sahiptir. Hem yaşarsa Allah için yaşayacaktır o…şayet şahadet yazısı yazılmışsa alnına bu da yine Allah için olacaktır. Bu nedenle mümin, her halukarda Allah ve resulü karşı gelen hasmından kuvvetlidir. Bunun için bu şeni ve çirkin ise teşebbüs edip arkasına düşmana dönen, firar eden Allahın gazabına uğramıştır. Bütün çirkin tavırlarla ordunun moralini kıran, mağlubiyete sebebiyet veren Allahın gazabıyla birlikte kendi yurdu olan cehenneme doğru gitmektedir. Doğrusu bu çok kötü bir yarış yeridir.

Burada ifadenin serpiştirdiği ışıklar mananın belirttiği umumi havaya iştirak etmektedir, vicdanlarda savaş günü geri dönmenin, firar etmenin çirkinliğini, kötülüğünü ve şenaatini bir duygu halinde harekete geçirmektedir.

Onları siz öldürmediniz fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı. Allah bunu, müminleri denemek ve onlara güzel bir lütufta bulunmak için yapmıştır. Doğrusu Allah semidir âlimdir.2
Bu böyledir Allah kâfirlerin kötü hikmetlerini gevşetir zayıflatır. Müfessirlerin beyanına göre ayeti kerimedeki atmanın resulullahın kâfirlerin yüzlerine doğru “ yüzleri çirkin olsun” diyerek attığı toprağın müşriklerin hepsine isabet etmesiyle ilme ilahide ölmesi gerekenlerin kast olmuştur.3

Müslümanlar bedir den döndükleri zaman “şöyle öldürdük böyle esir aldık” diye övünenleri ikaz ediyor Allah Teâlâ… Evet, zafer ve hizmet, insanların iradesinin üzerinde ilahi iradeye bağlıdır, zafer ve hikmetin sebepleri insanların gördüğü zahiri sebeplerden farklıdır. Her şeyi idare ettiği gibi savaşı da idare eden Allah Teâlâ’dır Allah tan her oku başarıyla yerine ulaştıran odur ve müminlerin eliyle kâfirleri öldürmektedir.

Kâfirlerin kalbine korkuyu o salmaktadır. Melekleri müminlere yardıma gönderen de odur. Müminler Allah’ın bir kudret perdesidir. Allah müminleri cihad ve birtakım musibetlerle sevaba nail kılmak istemektedir. Onları güzel lütuflarla denemek istemiş ve bunun neticesinde mükâfata nail kılmak ve en sonunda da zafer bahşetmek için yapmıştır.

İş bunlarda bitmiyor… daha buna ilaveten kafirlerin hilesini küçük düşürmek, gevşetmek, tedbir ve ölçülerini zayıflatmak gibi insanlarda ölüyor bu Allahın peygamber ve beraberinde ki müminlerin zahiri hareketlerin gerisindeki külli tedbirini belirtmesidir.

__________
1)Enfal 15
2)Enfal 16
3)Enfal 17

SAVAŞLA İLGİLİ ÖĞÜTLER

Ey iman edenler: bir toplulukla karşılaşırsanız dayanın; başarıya erişebilmeniz için Allah’ı çok anın.
Allaha ve peygamberine itaat edin; çekişmeyin yoksa başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.1

İşte zaferin gerçek sebebi Hz. Allah (cc) savaşta galibiyetin gerçek sebebi 6 ana madde ile özetliyor.
1-sebat;zafere giden yolun başlangıcıdır.her iki ordudan sebat eden galibiyete daha yakındır. Müslümanların Allahtan umdukları düşmanları ummuyorlar. Kalplerine ve ayaklarına sebat vermesi için Allahtan bir ümitleri de yok onların!.. Böyle olunca zafer ve şahadet gibi iki güzel şeyden birine ulaşmayı gaye edinen Müslümanlar niçin sebat etmesin? İla-i kelimetullah ı gaye edinen bir Müslüman arzuladığı güzellikler bu gaye ile savaşan Müslüman ayakları sarsılır mı hiç? Niçin sarsılsın ki ?.. O bilir ki sebat fazilettir, firar ise rezalet ve büyük günahtır. Bu nedenle firarı düşmanım düşünsün der.
2- Allah-ı zikretmek; sevinç sıkıntı ve savaş anında Allah ı anmakla kalpler sükûn bulur. Ona dua etmekle sıkıntılar defedilir. Burada allahı zikretmek hem insanla hem kalple olabileceği gibi yardım için Allaha dua etmek manasına da gelir. Harbe hazır olan bir mümin kalbini Allaha rabt ederek yardımın ancak ondan geldiğine itikatla kalben veya lisanen Allah’ı zikretmesi yada yardım için Allaha çokça dua etmesidir.
3- Allah ve resulüne itaat; müminler Allaha
Teslim olarak savaşa girerler. Savaşta savaş emrine yani savaşı sevk ve idare eden komutana itaat Allaha ve resulüne itaattir. Savaş anında savaşan diğer komutanlara itaat da savaş emrine itaatten kaynaklanır bu aynı zamanda gönlün derinliklerinden gelen samimi bir itaattir.

Allah için savaşmayan ordularla görülen sadece disiplin ve nizam-ı temin için gösterilen itaatten ibarettir. Komutana olan itaat asla Allaha olan itaat yerine geçmez. Aradaki mesafe çok uzaktır.
4- savaşta çekişmek ihtilafa düşmek, insanlar ancak komutan ve prensipleri yönünden ayrılığa düştükleri zaman, fikir ve düşüncelere, arzu ve hevesler yön vermeye başladığı ve ihtirasa kapıldıkları zaman, kaprislerinin zebunu oldukları zaman münakaşa ve mücadele ederler. Ama Allaha ve resulüne teslim oldukları zaman aralarındaki çekişmelerin en mühim sebebi kendiliğinden ortadan kalkmış olur. Hatta çeşitli fikirler ileri sürülse dahi o fikirlerin ihtilafı çekişmeye yol açmaz. İnsan hakkı açıkça gördüğü halde şahsi heves ve ihtiraslarını ön plana çıkarırsa münakaşalar başlar münakaşa ise kırgınlığa, küskünlüğe ve darılmaya yol açar. Dolayısıyla kuvvetin gitmesine sebebiyet verir. Bu da başarısızlığa ve hezimete götürür. Bu nedenle savaş esnasında Allah ve resulüne itaat prensibi; savaşta mutlak ihtiyaç istenilen esaslardandır. Komutana itaat Allaha ve resulüne itaattir.
5- Sabır; sabır, savaşabilmek için mutlak surette zaruri bir husustur. Sabır müminin tutukluk yapmayan silahıdır. Her yerde ve her işte işe yaradığı gibi savaşta da işe yarayacağını hatta zaferin yegâne sebebi olacağına işaretle cenabı hak: “sabredin doğrusu Allah sabredenlerle birliktedir.”buyuruyor. Allah yardımını sabredenlerle tahsis ediyor. Allah ile olan beraberlik, sabredenler için kurtuluş ve zafer garantisidir.
6- Böbürlenmek (kibir ve şımarıklık)’ tan sakınmak; bu prensip, şımarıklıkla, zulümle, kuvvetine güvenip böbürlenerek savaşa çıkılmasını önlüyor. Allahın onlara verdiği kuvvet nimetini kendilerinin istediği yerden daha başka yerlerde kullanılmasını temin ediyor... İman ordusu ancak Allah yolunda savaşa çıkar… İnsanların kula kulluktan kurtulup yalnızca bir tek Allaha kul olmaları için sahte ilahlarla ve onların ordularıyla savaşır... Yeryüzünde, Allah’a kulluktan gayri, insanın insanlığına tecavüz eden, yüceliğini zillete mahkûm eden her türlü kullukta kurtararak “insan” cinsinin hür olduğunu ilan için harp meydanına atılır. Kendisine verilen kuvvet nimeti ile zulm etmek köle muamelesi yapmak ve onları sömürmek için değil, insanın yüceliklerini, hürriyetlerini ve dokunulmaması gereken değerlerini korumak için savaşır. İşte mümin bu duygular içinde ve bu gaye uğrunda savaştığı zaman Allahın lütfuna mashar olur.
7- İnsanlara karşı gösterişten uzak durmak; şımarıklık, insanlara gösteriş yaparak Allah yolundan alıkoymak için savaşa çıkmak her zaman zilletle, mahrumiyetle, hezimetle ve rusvaylıkla sonuçlanır. Tarihte bulunan yüzlerce örneği vardır.

Allah düşmanlarının gayesi Allah yolundan alı koymak olduğu için gururlanmak, böbürlenmek, gösteriş yapmak insanların önlerinde eğilmesini istemek, her yerde kendi şöhretlerinden söz ettirmek isterler ve bu ihtiraslarla savaşa çıkarlar. İşte bütün bu özellikler Ebu Cehil’in gözünden gayet açık bir şekilde anlaşılıyordu. Ebu Süfyan kervanıyla sahil yolunu tutarak Müslümanların takibinden kurtulunca Ebu Cehil’e bir elçi gönderiyor ve ordusuyla birlikte geri dönmesini istiyordu… Ebu Süfyan’ın elçisine Ebu Cehil’in cevabı şu oldu: “hayır Bedire gidip develer kesmeden, şarap içmeden, cariyelerimiz bize şarkı söyleyip oynamadan, oraya vardığımızı bütün araplara duyurmadan geri dönmeyeceğiz.” Ama sonuç hiç de Ebu Cehil’in istediği gibi olmadı... şarap yerine ecel içtiler. Cariyelerin şarkı söyleyip oynamaları yerine ağıtçı kadınlar dizlerine vurup onların ardından ağıtlar yaktılar. Deve keseceklerine kendi boyunlarını kestiler ve büyük bir hezimete uğrayıp rüsvay oldular.

Allah müminlere gözleri önünde cereyan eden bu hadiseyi hatırlatıyor ve onlar gibi azgın, kibirli ve gösteriş budalası olmayın buyuruyor. Zira bunlar yıkım ve yok olunma faktörleridir.

Evet Müslümanların zaferine garantileyen öğütlerini netice olarak şöyle hülasa edelim: düşmanla karşılaşıldığında sebat etmek, Allahı anıp ona sığınmak, Allaha ve resulüne ibadet etmek, Allah ve resulünün rızasına uygun emirler verdiği sürece ordu komutanına ve devlet başkanına itaat etmek… çekişme ve ihtilafa düşmemek… Zorluk anında sabretmek… Azmamak… gösteriş yapmamak ve kibirlenmemek.

_________________
1- Enfal-45,46, 47

SAVAŞTA TESBİT YAPILMADAN HÜKÜM VERİLMEZ

“ Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığımız zaman mümini kâfirden ayırt edinceye kadar iyice araştırma yapınız. Size islamı işareti olan selamı verene, dünya hayatını geçici menfaatine göz dikerek;” sen mümin değilsin” demeyin. Zira Allah katında çok ganimetler vardır daha önce sizde öyle idiniz de Allah size lütfetti. Onun için iyice araştırın şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”1

Ayeti kerime; aceleyle hüküm vermekten kaynaklanan yanılgı nedeniyle adam öldürmenin hükmünü açıklıyor “ Ey iman edenler! Allah yolunda cihada çıktığınız zaman yolda karşılaştığınız kimseler hakkında hüküm vermek için acele etmeyin. İşin iç yüzünün aydınlanması için gerekli araştırmayı yapın. O mümin midir? Üzerinde tehlil, tekbir ve islam selamı vermek gibi Müslümanlık belirtisi var mıdır? Bu gibi belirtiler görülürse, ona asla ilişmeyin. Çünkü siz sadece dış görünüşe hüküm vermekle memursunuz. Korkudan ya da canını kurtarmak, sizden gelecek herhangi bir kötülükten kurtulmak için yaptığına aslında mümin olup olmadığına hüküm verme hakkına sahip değilsiniz. Sırlar ve gizliliklerle ilgilenecek olan Allah’tır siz sadece dış görünüşüne hüküm verebilirsiniz. Dünya menfaatine göz dikerek böyle hatalar yapmayın Allah katında bir çok ganimet vardır ki; sizin göz diktiğiniz o dünya metaından çok daha hayırlıdır o dünya metaı ki; size selam verenlere imanını açıklayan birini öldürmeye sevk etmiştir. Hâlbuki Allah katındaki helal ganimetler sizin için onun malından daha hayırlıdır. Çabuk hüküm vererek bu tür fiiller işlemek doğru olmadığı size de yakışmaz kaldı ki vaktiyle sizlerde öyle idiniz. Gizlice iman ettiniz imanınızı kavminizde, gizlediniz. Daha sonra imanınızı açığa vurdunuz, allahın lütfü ile müminlerin saflarına geçip güven içinde müminler oldunuz şüphesiz ki; Allah yaptıklarından haberdardır. İşlediğiniz fiilleri görmektedir.

Bu ayetin nüzulü hakkında birçok rivayetler vardır. Fakat hepsinin birleştiği nokta şudur: resulullahın tertip ettiği seriyyelerden biri ehli müşrik olan bir yerden geçerlerken bütün müşrikler kaçıp gizlenmişler yanımda oldukça çok ganimet bulunan bir çoban gelenlerin Müslüman olduğunu tekbir sadâlarından anlayınca onların yanına gelmiş selam vermiş. Böylelikle Müslüman olduğunu ifade etmiş. Fakat seriyyede bulunan Müslümanlardan bazıları bunun kendilerinden kurtulmak için başvurduğu bir hile olarak kabul edip onu öldürmüşlerdir. Bunun üzerine Müslümanların bu hareketini kınayan bu ayet nazil olmuştur.
Bu ayet müminlerin bütün fiillerini yasaklıyor gönüllerindeki şaibelerini dağıtıyor, ganimet için cinayet irtikâbını yasaklıyor, verilecek hükümde acele etmeyip açık hareket edilmesini emrediyor. Tespit yapılmadan hiç kimseye dokunulmamasını emrediyor.

Şüphesiz ki, bütün dünya, arzın bütün metaı ziynet ve ihtişamı Müslümanlarla aynı kefede düşünülemez. Kâinat, tek bir Müslüman’a bile kıyas edilemez Müslüman; cihada çıkarken, savaş arzusu ve adam öldürme ihtirasından ziyade, islamın hidayet meşalesini beşeriyete takdim etmek ve Allah için malından ve canından fedakârlıkta bulunma davasıdır. Ve olduğunu araştırmadan her önüne gelenin kanını akıtmak sevdasında değildir çünkü Müslüman kanı azizdir; mukaddestir; akıtılması caiz değildir. Bunu her Müslüman böylece bilmelidir.

Allah (c.c) bu ayeti kerime ile müminlere yüce ufuklar ulvi hedefler gösteriyor nefislerin kötülüklerinden temizlenmelerini telkin ediyor; ihtiraslarından sıyrılmaları için imkan bahşediyor; fırsat hazırlıyor. Müminler de hidayet ışığını kendilerine rehber ediyorlar. Cihatta ki maksadın cahiliye devrindeki gibi, dünyevi ihtirasların tahmininden ibaret olmadığını görüyorlar. Kendileri için vaz edilen ilahi nizamın ve bu nizamın itibar ettiği müeyyidelerin değerini takdir ediyorlar sonrada yavaş yavaş ilk heyecanları kayboluyor, cahiliye devrinde ki fırtınalar diniyor ve hayat istikamet buluyor.

Ayeti kerimede hulasa şudur; ilk Müslümanlar, dinlerini gizliyorlardı. Korku ve zayıflıktan, Müslüman olduklarını açıklayamıyorlardı. Ancak biz emniyet anında mesela; Müslümanlarla baş başa, kalınca Müslümanlıktan bahsedebiliyorlardı. İşte Resulü Erkem (sav)in gönderdiği seriyyenin öldürdüğü adam da böyle idi. Oda kendi kavmine karşı Müslümanlığını gizliyordu, korktuğu için açıklayamıyordu. Fakat Müslümanlarla karşılaşınca rahatça Müslümanlığını açıklıyor ve onlara islamın işareti selamı veriyordu bunun içinde onun öldürülmesi acele ile verilmiş bir hüküm olarak nitelendirilerek kınanıyor.

_________
1- Nisa-94

DEĞİŞMEYEN İLAHİ KANUN

Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah’a göre ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü hürmetli aydır. Bu dosdoğru bir nizamdır. Öyle ise o aylar içinde kendinize yazık etmeyin. Toplu olarak sizinle savaşan müşriklerle siz de toplu olarak savaşın. Allah’ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin.1

Allah katında, yani Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günde ay ile güneşin yörüngelerini takdir ve kâinatın düzenini tespit etmeye dair yazmış olduğu hükmünde ayların sayısı onikidir. Ki şunun bunun uydurması, faraziyesi, nazariyesi veya kabulü ve benimsemesi değil, bizzat Allah’ın vazetmiş olduğu kanundur bu... Ayeti kerimede geçen aylardan kasıt yalnızca kameri aylardır. Başka aylar değildir. Çünkü hesap sadece bu aylarla yapılır. Bu aylarla ilgili hesap gökteki hilale bağlıdır. Bu hilali kentli köylü herkes görebilir.

Kanunun sabit olduğu hususundaki bu kısa işareti, hürmetli ayların tahrim ve tahkidi takip ediyor ki: bu tahdit ve tahrim2 Allah’ın sabit kanunlarının bir parçasıdır. Arzu ve heveslere uyarak onu tahrif etmek takdim veya tehir etmek asla caiz değildir. “Bu dosdoğru bir nizamdır. Öyle ise o aylar içinde kendinize yazık etmeyin.”

Allah’ın irade ettiği hürmetli ayların tahrimini helal kılarak kendinize yazık etmeyin; ayatı tekviniyenin kanunlarına bağlı olan bu hürmetli aylarda kendinize yazık etmeyin. Allah’ın iradesine aykırı hareket etmiş olursunuz!.. Bu muhalefet yüzünden anarşi ve korkuya ahrette de Allah’ın azabına maruz kalarak kendinize zulmetmiş olursunuz!.. Bunlar asla sulh ve selamet bulunmayan cehennemi bir harbe yol açar…

“Toplu olarak sizinle savaşan müşriklerle sizde toplu olarak savaşın.”

Ama müşrikler savaşa başlamadıkça hürmetli aylarda savaşmayın. Onlar savaşmaya başlarsa düşmanlık ve tecavüzü durdurmak ve bertaraf etmek için bu aylarda savaşabilirsiniz. Çünkü bir yönüyle savaştan el çekmek, hürmetli ayların muhafazasına bağlı olan hayırlı kuvvetleri zayıflatır. Mütecaviz ve alçak kuvvetleri harekete geçirir ve yeryüzüne fesat yayılır. Kanunlarda anarşi baş gösterir. Bu durumda tecavüzü bertaraf etmek muhafazasına vesiledir.

“Toplu olarak sizinle savaşan müşriklerle sizde toplu olarak savaşın.”

Müşriklerin hepsi cemaatleriyle birlikte size karşı savaşa giriştikleri ve savaşmayı alışkanlık haline getirdikleri gibi, bütün müminler bir araya gelerek, hepiniz birlik olarak onlara karşı topyekûn savaşın.
Evet toptan savaşın onlarla!.. Bu hükümde bir ferdi ve bir grubu müstesna tutmayın. Çünkü onlar, sizinle topyekûn savaşıyorlar ve hiç birinizi müstesna tutmuyorlar. Hiçbir gurubunuzun peşini bırakmıyorlar. Hakiki savaş hak ile batılın, küfür ile imanın, şirk ile tevhidin, hidayet ile dalaletin savaşıdır. Aralarında hiçbir zaman sulh ve selamet tesisine imkân olmayan, keza bir ittifak ihtimali bulunmayan kendi şahsına münhasır vasıflara sahip orduların savaşıdır. Onların arasındaki ihtilaf arızî ve cüzi değildir. Müslüman, kendisi ile müşrikler arasındaki savaşın hakikatini; iktisadi, vatani, milli ve stratejik mücadeleden ibaret olduğu düşüncesine kapılacak olursa çok aldanır. Çünkü bu, her şeyden önce bir akide savaşıdır!.. Yani din savaşıdır!.. İsteksiz bir gayret, akideye fayda vermez… Eğitim ve ittifaklar onu tedavi edemez. Cihat ve mücadeleden başka ilacı yoktur onun… Şümullü bir cihat ve ihatalı bir mücadele… Allah’ın değişmeyen kanunun bu… yeri ve gökleri yarattığı gün kitabına hat ettiği kanun…

“Allah’ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin.”

Zafer Allah’ın haramlarına saygısızlık etmekten, O’nun helal kıldıklarını haram, haram kıldıklarını helal saymaktan ve ilahi kanunlarını tahrif etmekten sakınanlara müyesserdir. Allah onlarla beraberdir.

____________________________
1) Tövbe 36
2) Rasulüllah (s.a.v) veda haccında Mina da irad buyurduğu meşhur hutbesinde hürmetli ayları beyan ederek şöyle buyurmuştur: “ bir sene on iki aydır. Bunlardan dördü haram olan (hürmetli) aylardır. Üçü art arda gelen zilkade, zilhicce ve muharrem dir, biri mudar oğullarının recebidir ki o da cemaziyelahhir ile şaban ayı arasındadır.” (Buhari ve Müslim)

ALLAH’IN KANUNU DEĞİŞMEZ

O kâfirler sizinle savaşsalardı mutlaka arkalarını dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı.
Bu önceden beri cari olan Allah’ın kanunudur. Ve sen Allah’ın kanununda bir değişiklik bulamazsın.(1)

Nerede ve ne zaman olursa olsun müminlerle kâfirler karşılaşırsa kesin hüküm müminlerin galibiyeti ile neticeleneceği bildiriliyor. Böylece Allah kâfirlerin hezimetini ve müminlerin zaferini değişmez kâinat kanunlarına bağlıyor. Değişmez bir kanundur bu sürüp gider. Ne var ki bazen belirli bir süre için zafer gecikebilir. Bu gecikme Müslümanların yollarını düzeltmeleri, hareketlerini doğrultmaları yahut müminler için zaferin kâfirler için hezimetin doğabileceği ortamın hazırlanması yahut da bunların dışında Allah’ın bildiği bir hikmete dayalı olarak zafer gecikebilir. Ancak Allah’ın kanunu asla değişmez.

İşte en yakın tarihteki İsrail Lübnan savaşı ortada… İsrail otuz üç gün sivil halkı bombaladı. Bir karış yol kat edemedi. Bu esnada Hizbullah Hayfa kentini kevgire çevirdi. Bütün askeri hedefleri yok edercesine vurdu. Cephede her gün beş-on İsrail askeri telef oldu. Başaramayınca BM ye karar aldırıp çekilmek zorunda kaldı. Şimdi birleşik küfür ordusu oluşturarak barış gücü adı altında kendisinin başaramadığı şeyi onlara yaptırmak istiyor. Bunda da başarılı olamayacaktır inşallah… Biz Allah’ın kitabındaki Allah’ın sözüne inanıyoruz ve biliyoruz ki, Allah’tan daha doğru sözlü hiç kimse yoktur ve Allah’ın kanununda da asla bir değişiklik olmaz.

_________________
1) Fetih 22,23

ALLAH’IN KANUNLARINDAN BİRİ DAHA

Onlar haksız yere ve “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için yurtlarından çıkarılmışlardır. Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile savmasaydı manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın isimleri çokça zikredilen camiler yıkılıp harap olurdu. Ant olsun ki, Allah’a yardım edenlere O(c.c) da yardım eder. Doğrusu Allah kuvvet ve güç sahibidir.(1)

Haksız yere Mekke den Müslümanlar hicrete zorlandılar adeta… Zulümler, işkenceler ve eziyetler dayanılmaz olmuştu. Müslümanların bir kısmı Habeşistan a bir kısmı Medine ye göç etmek zorunda kaldılar. Hiçbir suç ve günahları yokken… Onların tek suçu kula kulluğu reddedip bir tek Allah’a kul olmalarıydı. Bu o zaman da en büyük suç idi, bu gün de en büyük suç… Filistinlilerin Müslüman olmaktan “rabbimiz Allah” demekten başka suçları var mı?.. Bugün Irak ta Filistin de Lübnan da hangi suçun suçlusu cezalandırılıyor? Orada türlü eziyetlere, zulüm ve katliamlara maruz kalanların tek suçu Müslüman olmak, “la ilahe illallah” demek değil mi? Bu gün Irak, Filistin, Lübnan yarın İran, Suriye sırasıyla Türkiye derken bütün bir İslam coğrafyası… Tabi ki bu sadece onların basit planları… Kürtlerin Kürdistan fikri nereden çıktı? İşte bu büyük Ortadoğu projesinin bir parçası… Hedef, burada bir tampon bölge oluşturup, oradan rahatça hedeflerine ulaşabilmektir. Onlar Allah’ın planını hesaba katmıyorlar... Bunlara alet olan ahmaklar Müslüman’ım diye geçinedursun. Allah: “hainleri ve nankörleri sevmez.” Buyuruyor. Bu demektir ki onlar cezasız kalmayacaklardır. Allah acele etmez ve hesabı da çetindir.

Allah insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi rahiplerin manastırları, Hıristiyanların kiliseleri, Yahudilerin havraları ve içinde Allah’ın isimleri çokça zikredilen müminlerin camiler bir kısım dinsiz, azgın, taşkın insan tarafından yıkılıp harap olurdu. Oysa Allah ibadethanelerin korunmasını insanların Allah’a ibadet etmelerinde emniyetin sağlanması işini Müslümanlara yüklemiştir. Bugün Irak ta camileri bombalayanlar, yakıp yıkanlar kim?.. Filistin de Lübnan da minarelere bomba atanlar kim?.. bu hangi diyalogun ürünü?.. Allah bunlara müşrik diyor. Bunların zihniyeti, cibilliyeti bu… Bunun ötesinde bir şey bulamazsınız bunlarda… Kendi peygamberini öldüren bir milletten daha farklı bir şey beklemek doğru olmaz, görmek de imkânsızdır.

Eğer siz Allah’ın dinine yardım eder, Allah’ın dininin yücelmesi için, Allah’ın dininin hâkimiyeti için çalışırsanız Allah da size yardım eder, düşmanlarınıza sizi galip kılar ve size zafer bahşeder. Allah kuvvetli ve güçlüdür. Güç ve kuvvet O’nundur. O’nun gücü her şeye yeter O, her şeye galiptir.

_______________
1) hac 40

HARAM AYLAR

217- Sana haram ayalardan ve o ayda muharebe etmeyi soruyorlar. De ki:0 ayda muharebe etmek büyük günahtır. Fakat insanları Allah yolundan menetmek ve O’nu inkâr etmek Mescid-i Harama gitmelerini engellemek, onun ehlini oradan çıkarmaksa; Allah katında daha büyük günahtır. Fitne katilden daha kötüdür. Kâfirlerin gücü yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşa devam ederler. Sizden herkim dininden dönerde kâfir olarak ölürse Onların yaptıkları ameller dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. Ve onlar cehennem ehlidir. Onlar orada ebedi kalacaklardır.
Şüphe yok ki iman edenler hicret edip de Allah yolunda savaşanlar işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah Gafurdur ve Rahimdir.1

Çeşitli rivayetlerde varit olduğuna göre, Abdullah b. Cahş müfrezesi Medine den çıktı. Hz Resul-ü Ekrem(SAV) onları içlerinde ensardan kimsenin bulunmadığı yalnız muhacirlerden oluşan sekiz kişiyle birlikte göndermişti. Eline de bir mektup verdi. İki gece geçmeden okumamasını emretmişti. Abdullah b. Cahş bu mektubu açınca şu satırları gördü:

“Bu mektubu okuduğun zaman Badn-ı Nahle denilen yere kadar git.(Mekke ile Taife arasında bir yerdir) Kureyşlileri gözetle. Onlardan bize haber getir. Arkadaşlarından kimseyi birlikte gitmeye zorlama.” Henüz büyük bedir gazvesi olmamıştı. Abdullah. b.Cahş “başım gözüm üstüne” dedi ve arkadaş¬larına döndü:

“Peygamber {SAV) Badn-ı Nahle ye gidip kureyşlileri gözetmemi ve haber getirmemi emrediyor. Sizden hiç birinizi de zorlamamamı emrediyor. Kim şehit olmak ister ve ona koşarsa çıksın kim istemezse dönsün. Ben, Allah Resulünün emrini yerine getirmek için gidiyorum." dedi ve gitti. Beraberindeki arkadaşları da gitti. Hiç kimse geri dönmedi. Hicaz yoluna doğru yürüdüler. Biraz gittikten sonra; Sa’d b. Ebi Vakas Utbe b. Gazvan (r.a) develerini kaybettiler. Abdullah b. Cahş Badn-ı Nahle ye geldiği zaman, ticaret eşyası taşıyan Bir kureyş kervanına rastladı. Başlarında Amr b.Hadrami olmak üzere üç kişi vardı. Abdullah b. Cahş seriyyesi Amr b. Hadrami yi öldürdü iki kişiyi esir etti dördüncüsü ise kaçtı. kervanıda ganimet olarak aldılar. Onlar Cemaziyel ahırin son günü olduğunu sanıyorlardı. Hâlbuki Arapların hürmet gösterdikleri Haram aylardan birincisi olan Recep ayının ilk günü imiş. Seriyye kervan ve esirlerle birlikte Rasulüllahın hu¬zuruna geldiği zaman, Rasul-ü Ekrem "Ben size haram aylarda savaş etmenizi emretmemiştim.” dedi. Ve kervan ve esirler orada kaldı, kimse bir şey alamadı Rasulüllah(SAV)bu sözü söyleyince, topluluğun eli yanına düştü. Helak olduklarını sandılar. Müslüman kardeşleri de yaptıklarından dolayı onları ayıp¬ladılar. Kureyşli kâfirler dediler ki;"Muhammed ve ashabı haram ayları helal ettiler. O ayda kan döktüler, mal aldılar, adam esir ettiler." Yahudiler bunu Hz. Muhammed (SAV) aleyhinde kendilerinin lehinde bir uğur saydılar.(Amr b.Hadramiyi Vakıd b.Abdullah öldürmüştü.) “Amr harbi imaretti Hadrami hazırladı Vakıd b. Abdullah ateşledi.” dediler.

İşte Arap cemiyetinin rağbet ettiği hileci üslup, kandırma politikası böyle yürütülüyordu. Hz. Muhammed (SAV) ve ashabını mukaddesatını çiğneyen saldırgan olarak nitelendiriyorlardı. Hâlbuki bunu çok kere kendileri yapıyorlardı. Bu hadise üzerine Kur’an ın hükmü indi. Sözü kesip attı. Hakikî hüküm açıklandı ve peygamber (SAV),esirleri ve ganimetleri aldı.2
“Sana haram ayı ve o ayda muharebeyi soruyorlar.” Bu soru her iki gruptan da geliyordu. Müslümanlar; haram ayda muharebenin haram mı yoksa isabetli mi olduğunu soruyorlardı. Müşrikler ise, İslam’ı karalamak Müslümanları ve Rasulüllahı ayıplamak ve de insanları İslam’dan uzaklaştırmak için yaygara ya¬pıyorlardı. Allah da (c.c) Kur’an da hükmünü belirtti.
"Deki; 0 ayda muharebe etmek büyük günahtır."
Gelen ayet o an için haram ayların hürmetini beyan ediyor.0 aylarda muharebe etmenin büyük bir günah olduğunu belirtiyordu.
İslam uleması bu ayetin tefsirinde ihtilafa düşmüş ve iki ayrı görüş ortaya sürmüşlerdir. Birincisi: “Bu ayet muhkemdir. Haram ayda savaş caiz değildir. Ancak saldırıya uğrarlarsa Müslümanlar müdafaa yoluyla savaşmaları caizdir.” demişler. İkincisi ise; “bu ayetin hükmü: “kâfirleri bulduğunuz yerde öldürün...” “Müşriklerle topyekûn savaşın…” ayetleri ile kaldırılmıştır.” demişlerdir. Yani topyekûn haram aylarda da diğer aylarda da savaşı caiz görmüşlerdir ki, çoğunluk bunun üzerinde karar vermiştir. Ve sahih olanda budur. Ayetin akışı Müslümanların durumunu açıklıyor ve şöyle devam ediyor:
“Fakat insanları Allah yolundan men etmek ve O’nu inkâr etmek, Mescid-i Haram a gitmelerini engellemek, O’nun ehlinî oradan çıkarmaksa, Allah katında daha günahtır. Fitne katilden daha beterdir.”
Şüphesiz ki Müslümanlar savaşa ilk olarak başlamadılar. Düşmanlığı da ilk olarak onlar yapmadılar. Allah yolundan men etmek, 0’na küfretmek, Mescid-i Haramdan alıkoymak gibi işleri yapanlar, ancak müşriklerdir. İnsanları Allah yolundan men etmek için her türlü büyük günahı işlediler. Allah’a küfrettiler! Mescid-i Harama' da küfrettiler. Onun hürmetini çiğnediler. Orada millete eziyet ettiler. Hicretten önce tam 13 sene boyunca Müslümanları dinlerinden döndürmek için ellerinden gelen bütün imkânları seferber ettiler. Olmadık eziyetler verdiler. Peygamber ve ashabını oradan çıkardılar. Hâlbuki orası Allah’ın emin kıldığı haremiydi. Fakat onlar bu hürmeti bilmediler. Onların kutsiyetine hürmet etmediler. Peygamber ve ashabını oradan çıkarmak, Allah katında haram aylarda savaşmaktan daha beterdir. Müslümanları hacca gitmekten men etmek ki, Hüdeybiye musalahası bunun bariz örneğidir. O aylarda harp etmekten daha büyük günahtır.

Onlar istedikleri zaman da bunu ellerinde paravan olarak kullanıyorlardı. İstedikleri zamanda onun kutsiyetini kendileri çiğniyorlardı. Artık Müslümanların onları buldukları yerde öldürmeleri gerekiyordu. Emir gelmişti.. Zira onlar saldırgan şerli ve zalimler idi. Hiç bir hürmet gözetmiyorlardı. Ve kutsiyet besledikleri haramlardan örülü sahte perdelerin arkasına gizleniyorlardı. Müslümanlar buna fırsat vermemeleri lazımdı.
Bu arkasından batıl kastedilen hak bir sözdür. Haram ayların hürmetine sığınmak, Müslüman cemaatin tutumunu lekelemek, ilk saldırgan kendileri oldukları halde, Müslümanları saldırgan durumuna düşürmek için arkasına gizlendikleri mücerret perdeden başka bir şey değildi...
Bugün de aynı şekilde hareket edilmektedir.20.asırda bazı yollarla taktik değiştirmiştir. Kendisi her fenalığı İşlemekten hiç çekinmez. Kendi dilediği şenaati meşru sayar ama bir Müslüman yanılarak bir hata yaptığı zaman, onu parmağına dolar. Bir kaşık suda fırtınalar koparır. Etrafa yaygara yapmayı meslek edinmişlerdir. Hatta Müslümanların meşru haklarında bile bir kulp bulup hemen fitneyi ateşlerler. Kendi gözlerindeki odunu örter Müslüman’ın gözündeki çöpü bahane ederek ağzı salyalı kuduz köpekler gibi saldırırlar. Bu her devirde olmuştur. Geçmişte olmuştur, bugün olmaktadır ve gelecekte de olacaktır. 20. asırda yaşayan küfrün kara aydınları, aydın dünyanın görmeyen rasaları; kafası, kalbi ve ruhu gibi kendiside kapkara olan girdikleri sokaktaki sokak lambalarına dahi gölge düşürecek kadar karanlık olan kara aydınlar; 20. asırda yaşıyorlar ama fikirleri, ruhları ve kalpleri ta mağara devrinde, mağaraların, karanlık dehlizlerinin ta derinlikleri de cehalet içinde yüzüyor. Onun için çeşitli metotlarla İslam’a saldırmak onların vazifesi. Onlar vazifesini yapıyor. Peki ya biz?..
Evet, bunlara rağmen İslam yine yüceliği ile yüce olduğu makamda duruyor, zalim ve şerirlerin seviyesine inmiyor. Onların habis saldırılarına habis metotlarına başvurmuyor. Çünkü İslam’ın koymuş olduğu metot metotların en mükemmelidir. İslam sadece Müslüman cemiyetine karşı uzanan elleri kırmaya, hayatın havasını temizlemeye yöneltiyor. İşte İslam’ın gün ışığındaki, gün aydınlığındaki parlak çehresi...
Kumanda;mümin,müstakim,ve temiz ellerde olduğu zaman.. .Yeryüzü; haramları çiğneyen, mukaddesatı ayaklar altına alan kimselerden temizlendiği zaman... İşte o zaman mukaddesat tam olarak korunur.
İslam budur işte... Sarih, açık, kuvvetli, derin, şümullü, dönmeyen, kaçmayan döneklere, kaçaklara fırsat vermeyen bir nizam getiriyor.
Bu hakikati beyan ettikten, bu kaideyi yerleştirdikten, Müslümanların gönüllerini ve ayaklarını sağlamlaştırdıktan sonra ayetin akışı devam ediyor. Müslümanlara düşmanlarının gönlündeki şerrin derinliğini, niyet ve planlarındaki düşmanlığın kuvvetini açıklıyor:
"Kâfirlerin gücü yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşa devam ederler."

Âlim ve Habîr olan Allah'ın yerleştirdiği bu sadık hakikat düşmanların, sabit ve değişmez hedefi olan şer üzerinde habisane ısrarı ve Müslümanları dinlerinden döndürme gayesini belirtiyor. İslam düşmanlarının her çağda ve her yerde değişmeyen tek hedefi budur. İslam’ın ve İslam cemaatinin düşmanlarının korku ve kini, bu dinin yeryüzünde mevcut olmasındandır. İslam’ın varlığı onları korkutuyor... Rahatsız ediyor... Kinlerini arttırıyor... Çünkü İslam ictimaide huzur, iktisatta refah getirir. İslam’da sömürüye asla yer yoktur şer ise sömürü üzerine bina edilmiştir, sömürü ile ayakta dur¬aktadır. Hak gelince sömürünün olamayacağını şer güçler bildiği için hakkın gelmesine razı olmazlar.
Her yalancının korkması, har zalimin çekinmesi, her bozguncunun iğrenmesi; elbette İslam’ın kuvvet ve metanetini gösterir. İslam’ın bizatihi kendisi ve taşıdığı apaçık hakikatler, kuvvetli sistemi sağlam nizamı hepsi birer harptir. Evet, bütün bunlar; batıla, zulme Ve bozgunculuğa karşı girişilen bir harpten başka bir şey değildir. Onun içindir ki, batıl yolda olanlar, zalimler, şerirler, bozguncular İslam’ın mevcudiyetine tahammül edemiyorlar. Bu yüzden de Müslümanları yollarından döndürmek için fırsat gözetmektedirler.
Yeryüzünde bu dine inanan, bu sisteme uyan, bu nizamı yaşayan bir Müslüman topluluk bulundukça, onlar batıl yollarından, zulüm ve fesatlarından emin olamazlar.
Bu düşmanların Müslümanlarla savaş yolları ve taktikleri başka başkadır. Fakat hedef hep aynıdır. Güçleri yetse sadık Müslümanları dinlerinden döndürmek... Ellerindeki silahları ne zaman kırılsa bir başka silaha sarılmak… Kullandıkları vasıtalar ne zaman körelse başka birisini bilemek... Bütün gayretleri, bütün emelleri bu uğurdadır. Âlim ve Habîr olan zatı celilden gelen sadık haber Müslüman cemaatini onlara teslim olmamak, tehlikeye karşı uyandırmak mevzuu üzerinde duruyor. Müslümanları hilelere ve harbe karşı sabra çağırıyor. Yoksa dünya ve ahiret hüsran olur. Hem hiç bir delilin, hiç bir özrün men edemeyeceği büyük bir hüsran…
"Sizden her kim dininden dönerde, kâfir olarak ölürse, onların yaptığı ameller dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Ve onlar cehennem ehlidir, onlar orada ebedi kalacaklardır."

Düşmek tabiri; devenin düşüşü teriminden alınmıştır. Devenin zararlı bir otlakta otlayıp da şişmesi, sonrada ölmesi babından söylenen bir sözdür. Kur’an burada aynı kelimeyi amellerin düşmesi için kullanıyor. Hissi mefhumla manevi mefhumu birbirine uyuşturuyor. batıl amellerin dış görünüşünün şişkin olup sonrada helak olmasını, devenin şişerek hacminin genişlemesi, sonrada patlayıp intifah ettiriyor.
İslam’ın tadını alıp onu tanıdığı halde eziyet ve fitne balyozları altında ne kadar ezilirse ezilsin dininden dönenler için Allah'ın kararlaştırdığı sonuç budur..Dünya ve ahirette bütün amellerinin hubut etmesi, sonra da cehennem azabı...
İslam’ın zevkine eren, onu tanıyan gönlün; ebedi olarak İslam’dan bir daha dönmesi imkânsızdır. İslam’ı tekrar bırakmak fevkalade eziyetlerden daha az korkunç değildir. Şüphesiz ki Allah merhamet sahibidir. Eziyetler takat derecesini aştığı zaman, gönlü İslam da sebat etmek, imanla mutmain olmak kaydıyla kurtulmak için görünmeye ruhsat verilmiştir. Bir Müslüman’ın azap ve fitne tesiri altında boğularak dinini ve yakini itikadını terk etmesi; tadını tattığı, manasına erdiği hakikatten vazgeçmesi asla özür sayılmaz. Burada Allah izin verinceye kadar mücadele ve mücahede, sabır ve sebat vardır. Allah kendisine inanan, kendi yolunda eziyete katlanan kullarını asla yalnız bırakmaz. O Müslüman iki güzel şeyden birini mutlaka vad eder. Ya şahadet yahut zafer...
Kendi yolunda eziyete katlananlar için rahmet vardır. Burada gönlü imanla mamur olmuş bir mümin asla o rahmetten ümitsiz olamaz:
“Şüphesiz ki, iman edenler, hicret edip Allah yolunda cihad edenler. İşte onlar Allah'ın rahmetini umarlar. Allah Gafurdur. Rahimdir.”
Allah müminin rahmet-i İlahiden ümidini hiç bir zaman boşa çıkarmaz Hicret eden o Muhsin neferler, Allah'ın o hakiki vaadini duydular, cihat ettiler, sabrettiler. En sonunda Allah vadini yerine getirdi. Zaferi yahu da şahadeti nasip etti onlara... Her ikisi de hayırlıdır. Her ikisinde de rahmet vardır. Onlar Allah’ in rahmet ve mağfireti ile kurtuluşa erdiler.
“Allah Gafurdur ve Rahimdir.”İşte bu müminlerin yolunun ta kendisidir.

_______________
1-bakara 217

HEDEF

“Allah yolunda muharebe edin ve bilin ki Allah Semi’dir, Âlim’dir.”1
İşte burada hadisenin maksat ve hedefinin bir yanını anlıyoruz. İlk zamanlarda ve bütün asırlarda Allah Müslüman cemaatine gösterdiği tecrübenin hikmetinin de bir yanı beliriyor. Hayat sevgisi, ölüm korkusu, sizi Allah yolunda cihattan alıkoymasın. Ölüm ve hayat Allah' in elindedir. Allah’ın yolunda savaşın. Başka gayeler uğrunda değil. Allah’ın sancağı altında savaşın, başka sancaklar altında değil.
“Ve bilin ki Allah, Semi’dir, Âlim’dir.”
İşitir ve bilir. Sözü işitir ve gerisindekini bilir. İşitir ve cevap verir. Hayata uygun olan gönülleri bilir. Allah yolunda savaşın siz... Orada, Allah indinde hiç bir amel zayi olmaz. O hayatı alan ve hayatı verendir.
Allah yolunda cihad mal ve candan fedakârlıkla olur. Allah yolunda infak etme ve mal verme, bu Kur'an da çok kere cihad ve savaş konusuyla birlikte zikredilmiştir. Bilhassa cihadın gönüllü olarak yapıldığı o devirde Mücahit kendi nefsinden dolayı infak ederdi, Allah yolundaki mücahitleri yolunu kolaylaştırmak için infak konusunda teşvikten başka ne olabilirdi? Burada infak canlı ve duygulu bir şekilde geliyor.

___________________________
1- Bakara /244

FİTNE KATLDEN KÖTÜDÜR

Ne halde olurlarsa olsunlar ve nerede bulunursa bulunsunlar onları öldürünceye kadar muharebeye devam etmeleri bildiriliyor. Ancak Mescid-i Haram müstesna… Kâfirler orada ilk önce başlamazlarsa veya Allah’ın dinine girerlerse daha önce Müslümanlara ne kadar eziyet etmişlerse de ne kadar muharebe etmişler fitne çıkarmışlarsa da Müslümanlar ellerini onlardan çekerler.
Bu İslam’ın koymuş olduğu adab ve erkândır. İslam’ın savaş prensip¬lerindendir, bütün bunlar..Müslümanlar kendilerini dinden döndüren, en çirkin eziyetlerle onlara eziyet ederek öldüren düşmanlarıyla savaşır¬ken bile bu adaba riayet ediyorlardı... Rasulüllah gazapla heyecanlanın¬ca Kureyşten iki kişinin yakılmasını emretti, sonrada döndü; yakılmamalarını söyledi. Zira Allah'tan başka hiç kimse ateşle azap edemezdi.

“Ve onları nerede yakalarsanız Öldürün. Onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar sizinle savaşmadıkça sizde Mescid-i haramda onlarla savaşmayın. Ancak onlar sizinle savaşırlarsa sizde onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası budur. Eğer savaştan vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah gafurdur ve rahimdir?"1

Filhakika dine tecavüz, insan hayatında mevcut olan en mukaddes şeye tecavüzdür. Bundan dolayıdır ki, fitne katilden daha kötüdür. Nefsi öldürmekten, ruhu mahvetmekten ve hayatı yok etmekten daha şiddetli teşrih edilmiştir. Bu fitne ister tehdit ister fiili eziyetle işkence ile olsun, ister doğrudan doğruya ister dolaylı olarak insanları sapıklaştıran ifsat eden Allah'ın nizamından uzaklaştıran, Allah’ın nizamını inkâr ettiren, ondan yüz çeviren basın yayın, bozuk eğitim sistemi veya bozuk bir nizam yerleştirmek olsun, hiç farkı yoktur.

Buna en yakın misal olarak günümüz sistemlerini örnek alabilirsiniz. Mesela dini tebligatı yasaklayan dinsizlik öğrenimini hür kılan sosya¬list nizam ve şarap gibi şeyleri serbest kıldığı bu kötü şeylere basın, yayın ve eğitim gibi muhtelif vasıtalarla fertleri yönetmeye çalıştığı, hem de güzel gösterdiği gibi diğer taraftan onlara Allah'ın nizamındaki meşru şeylere uymayı önlemek için o köhne ve fasit sistemi insanların ondan ayrılmasına imkan vermeyecek şekilde mecburileştirilmesidir.

Aynı şekilde kapitalizm liberalizm ve diğer sistemleri düşünmek mümkündür. Laiklik adı altında dine çok cüzi bir serbestlik tanırlar oda yasalarda kalır. Fiili baskılar, eziyetler işkenceler vs... hâsılı yasak devam eder gider. Faiz, içki, fuhuş, kumar devlet tekelindedir devlet tarafından alabildiğine destek görür.

Bu sistemler ferdi. İçtimai siyasi, iktisadi, ahlaki, askeri ve ruhi çöküntülere sebebiyet verir. Devletleri devlet yapan, milletleri millet yapan hatta ve hatta insanı insan yapan birçok hasletlerin yıkılmasına yok olmasına vesile olur.

İslam’ın akide hürriyeti için vaz etmiş olduğu nizam bundan farklıdır. Beşer hayatında akideye vermiş olduğu değer bundan çok çok üstün ve yücedir. İslam’ın tabiatıyla insan varlığının gayesine bakış tarzıyla uyuşan görüş de bunun binlerce mafevkindedir, insan vücudundan gaye iba¬dettir. Sahibini Allah’a yönelten en hayırlı hareket ibadet dairesine girer. Şüphesiz ki insanın sahip olduğu şeylerin en tabii olanı itikat (akide)hürriyetidir. İnsanda bu hürriyeti çekip alan veya onu doğrudan doğruya veyahut ta dolaylı olarak dininden döndürmeye teşebbüs eden kimse insanı öldürmeye kastedendir. Daha büyük daha şen i bir ci¬nayet işlemiştir. işte bunun için İslam o fitne ile öldürmeyi denk kabul eder ve ona Ölümle karşı koyar. Bundan dolayıdır ki Allah’u taala onlarla harp edin demiyor da onları öldürün buyuruyor. Onlar bulun¬duğu yerde öldürün. Her ne durumda olurlarsa olsunlar hangi öldürme aletine sahip olurlarsa olsunlar yakaladığınız yerde öldürün. Şu kadarı var ki yakarak yahut işkence ederek öldürmek İslam edep ve erkânına uymaz. Mescid-i haramda öldürmek yoktur. Çünkü Allah’u taala orayı emniyet mahalli kılmıştır. Dostu İbrahim (as)ın duasını kabul ederek Mescid-i haramın çevresini emniyetli bir hale getirmiştir. Orayı bütün insanların dönüp dolaşıp toplandıkları ve orada emniyete, Hürmete, selamete kavuştukları makam kılmıştır. Orada makamın hürmetine riayet etmeyen kâfirlerden başkasıyla muharebe yoktur. Şayet kâfirler orada Müslümanları öldürmeye başlarlarsa işte o zaman Müslümanlar da onları öldürünceye kadar onlardan geri kalmamalılar. İşte insanları dinlerinden çevire ve çevresinde emin bir şekilde yaşadıkları Mescid-i haramın hürmetine riayet etmeyen kâfirleri layık oldukları ceza budur. İslam’ın savaş nizamı sağlam gerçeklere bağlıdır, sağlam temellere dayanır. Kendi halinde yaşayanlara asla savaş açılmaz.

"Bununla beraber vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah Gafurdur ve Rahimdir."

Allah'ın rahmet ve mağfiretine layık kılan akıbet kâfirden yüz çevirmek, tövbe edip Allah'ın emrine imtisal etmektir. Yoksa sadece Müslümanlarla harp etmeye veya onları dinlerinden döndürmeye son vermekten ibaret değildir. Müslümanları öldürmekten vaz geçmek neticede ken¬dileriyle savaş yapmaktan vaz geçmektir. Fakat bu hareket onlara Allah'ın rahmet ve mağfiretini hak kazandırmaz. Sadece Müslümanların kendile-riyle savaşmamasını sağlar. Burada ki rahmet ve mağfiretle küfür ve düş¬manlıktan sonra rahmet ve mağfiret İçin kâfirleri imana teşvik söz ko¬nusudur.

Kâfirleri rahmet ve mağfirete teşvik eden sadece Müslümanlar sınıfına girmekle onları affedip üzerlerinden kısas ve diyeti kaldı¬ran İslam dinide muazzam bir dindir.

__________________
1- Bakara 191,192

HARP HAZIRLIĞI

Hani sen müminler savaş için duracakları yere yerleştirmek üzere erkenden evinden ayrılmıştın. Ve Allah Semi’dir Âlim’dir. O zaman içinizden iki takım bozulmak üzere idi. Hâlbuki onların dostu Allah idi. Ve müminler yalnızca Allah'a güvenip dayansınlar.1
Ayeti kerime savaş hazırlığının başladığı sahneye Böyle başlıyor, O manzara Kuran’a ilk muhatap olan insanların hatırasında canlı olarak du¬ruyordu. Çünkü hadiseler henüz yeni cereyan etmişti.
Ancak burada böyle bir ifade ile söze başlamak, ilk sahneyi bu şekilde sunmak, geçen hadiseyi bütün canlılığı ve hararetiyle gözler önüne serip ashabı Güzin’in bildiği hatta bizzat gördükleri hadiselerin ötesinde görül¬meyen manzara içinde bulunmadan başka hakikatleri zihinlere yerleştirmek gayesi vardır.
Bu manzara içinde yer alan ilk hakikat Allah-u Taala’nın Müslümanlarla birlikte olup aralarında cereyan eden her şeyi bilip duymasıdır. Kuran’ın takip ettiği terbiye metodu bu hususu gözler Önüne sermekte ve Müslümanların tasavvurunda derinliğine yerleştirmek için son derece dikkat etmektedir, İslam’ın terbiye metodu bu yüksek esas üzerine kaimdir. Bu hakikat tam olarak vicdanlarda yerleşmedikçe İslam nizamı bütün yönleriyle yerleşmez.

Önce İslam’ın terbiye metodunu vicdanlarda yerleştirip sonra da tatbikat gerekir. Kişi yaptığı her şeyde düşüncesinde, konuşmasında, ticaretinde, yürümesinde, oturmasında, kalkmasında hülasa her işinde ve her anında Allan’ın kendisi ile beraber olduğunu ve Allah’ın onu görüp işittiğini unutmamalı. Vicdanı bu tür duygularla dolup taşmalıdır. Aksi halde İslam nizamını bütün yönleriyle yerleştirme sözleri sadece kuru ifadeden başka bir işe yaramaz.
"Hani sen müminleri savaş için duracakları yere yerleştirmek için evinden çıkmıştın..,"
Ayeti kerimede “evinden çıkmıştın” ifadesi ile Hz. Peygamberin Hz. Ayşe’nin evinden çıktığına işaret edilmektedir. Rasulüllah ashabı ile istişare ettikten sonra şehir dışında '.müşrikleri karşılama kararı alındı, Bunun üzerine zırhını giydi ve kılıcını kuşandı, Bundan sonra ayeti kerime Resul-ü Ekrem(SAV) in İslam saflarının düzenleyip vadiye okçular yerleştirdiğini zikrediyor Ve bunu bir manzara halinde anlatıyor. Bu manzarayı Ashap zaten biliyordu. Her sahne canlı halde hatıralarında idi. Ayeti kerime içinde bundan ayrı bir başka hakikat yer almaktadır. “Ve Allah Sami'dir Âlim’dir.”
Allah-u Teâlâ’nın hazır bulunduğu bir manzara… Hak Taala'nın şahit olduğu bir hal…Ne uludur Ya Rabbi...Ne muhteşemdir ki Allah onları çe¬peçevre kuşatmış,müşavere ederken aralarında geçen her şeyi görüp işitmiştir!.. Aralarında cereyan eden bütün sırlar Allah tarafından bilinmektedir. Dillerinin neler mırıldadığını kalplerinde nelerin yer ettiğini pek iyi bilir O!..

Birinci sahnedeki ikinci husus; Müslümanların kalbini saran zaaf ve bozgun halindeki hareketlerdir. Münafıkların reisi Abdullah b. Selül başında bulunduğu hıyanet şebekesinin hareketi ile ordunun üçte biri geri dönmüş ve Rasulullah’ın kendi fikirlerini almadan Medineli gençlerin fikrine uyduğunu bahane ederek öfkelenmiş ve ayrılmışlardı. Abdullah b. Übeyy şöyle diyordu:
"Şayet savaşa bilseydik size katılırdık." Böylece henüz nasiplerinde" islam itikadının yer etmemiş olduğu, kalplerinde yer eden esas gayenin şahıslar olup içlerindeki şahsi duygularının itikatlarına galip geldiği ortaya çıkmış oluyordu. Oysa akide gönüllerde eş tanımaz. Kimseyi ortak kabul etmez Bir gönül ya akideye ihlâsla sarılacaktır yahut da akideyi bir kenara itip dalalete saplanacaktır.
“O zaman içinizden iki takım bozulmak üzere idi. Hâlbuki onların dostu Allah idi. Ve müminler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.”
Burada zikredilen iki taifeden murat Beni Harise Ve Beni Selemedir. Abdullah İbni Übeyy’in bozgunculuğu ve savaşın ilk başlangıcında Müslüman saflarında meydana gelen çalkantı onlara da tesir etmiş ve bozulup zayıflamışlardı. Kur’anın haber verdiği gibi Allah'ın velayeti ve sebat ettirmesi olmasaydı onlar kurtulamayacaklardı.
“Hâlbuki onlar Allah’ın dostu idi.” Hz. Ömer (r.a) diyor ki “Cabir b. Abdullah'tan işittim ki, bu ayet inince biz iki taife idik Beni Harise ve Beni Seleme... Şayet “O zaman içinizden...” ayeti inmeseydi. Hiç de sevinemeyecektik.”2

Böylece Allah vicdanın derinliklerinde bulunan sahibinde başka kimsenin bilmediği şeyleri açıklıyor. Bir an kalplerinden geçen duyguları sonra Allah' in himayesi sayesinde o duygulardan sıyrılıp Müslüman saflarına katılanları belirtiyor. Bütün bunları savaş manzarası çizmek hadiseleri göz önüne sermek için anlatıyor. Kurtuluşun nasıl olduğunu, zaafa kapılıp araya ihtilaf girince Allah'ın inayeti ile muhafaza ettiğini iş’ar ederek bu gibi tehlikeli anlarda nereye yöneleceklerini nereye iltica edeceklerini bildirmek için açıklamıştır.
Allah' tan başka iltica edilecek olmadığını müminlerin Allah’a yönelmeleri gerektiğini belirterek müminlere emir veriyor.
“Ve müminler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.”
Kısa ve kesin bir ifade… Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler. Eğer inanıyorlarsa kendileri için bu metim destekten başka hiçbir

_____________________
1- Âli İmran 121,122
2- Buhari ve Müslim

ALLAH’IN YARDIMI

Ant olsun siz güçsüz olduğunuz halde Allah size (bedirde) yardım etmişti. Öyle ise Allah’tan korkun ki, ona şükretmiş olasınız.1
Ayeti kerime hezimetle biten Uhut savaşını anlatmadan önce zaferle sonuçlanan bedir savaşını anlatıyor.

Bu muvazenede sebep ve neticeler arasındaki düşünceyi, zafer ve hezimetin sebeplerini, bundan sonraki zafer ve hezimetlerin Allah’ın takdiri ile olduğunu anlatıyor. Zaferin gerisinde tahakkuk eden hikmetler ve hezimetin ardındaki ders müsavidir. Her şeyin sonucu bütün hallerde Allah’a aittir.

Müslümanlar bedir de bir zafer elde etmişlerdi. Savaşın seyrine bakıldığında bakıldığında bunun bir mucize olduğu ayan beyan görülür. Allah Müslümanların eliyle küfrün ileri gelenlerini yok etmiş, kureyşin başını koparmıştı.

“Ant olsun siz güçsüz olduğunuz halde Allah size (bedirde) yardım etmişti. Öyle ise Allah’tan korkun ki, ona şükretmiş olasınız.”
Evet, bedirdeki zafer bir mucize rüzgârıydı. Burada elde edilen zafer maddi sebebi bulunmadan sağlanmıştı. Burada müşriklerle Müslümanların bulundukları kefeleri aynı ölçüde ya da aynı ölçüye yakın görmek mümkün değil. Zira müşrikler bine yakın kalabalık bir ordu. Ebu Süfyan mal ve eşya dolu kervanını kurtarmak için çalışmıştı. Müslümanlar ise üç yüz kişi kadar küçük bir topluluktu. Savaşmak için değil kervanın önünü kesmek için gelmişlerdi. Karşılarındaki müşrik ordusuna da mukabele kaçınılmazdı. Karşılarında iyi hazırlanmış güçlü bir ordu vardı. Kendileri az olduğu gibi hazırlıkları da azdı. Üstelik Medine de bir müşrik gurup olduğu gibi münafık gurubun da ayrı bir yeri vardı. Ayrıca Arap yarımadası olduğu gibi müşrik idi. Büyük bir çember içerisinde kalan küçücük bir topluluktu Müslümanlar…

Sonra Mekke den kaçmış henüz muhacirlik vasfı kendilerinden gitmemişti. Bu muhacirleri koruyan bir ensar topluluğu vardı ama, bu muhitte pek tesiri olmayan azıcık bir topluluktu.

Allah bütün bunları Müslümanlara hatırlatıyor ve bu zaferi yine ilk sebebe bağlıyor.
“ Allah size (bedirde) yardım etmiş (ve kati bir zafer vermişti). Öyle ise Allah’tan korkun ki, ona şükretmiş olasınız.”
Onları muzaffer kılan bizatihi Allah idi. Bu ayette belirttiği gibi ilahi hikmete mebni olarak muzaffer kılmıştı. Yoksa onların kendi güçleri ne de öbürlerinin zaafından dolayı idi. Eğer birisinden korkmaları gerekirse Allah’tan korksunlar. Belki takva onları şükre götürür.

Ayeti kerime devamla o savaşın manzaralarını çizip hislerinde canlandırıyor. Sanki o anda olmuş gibi anlatıyor.

_________________________
1- Âli İmran 123

ALLAH’IN BAHŞETTİĞİ YARDIM

Hani sen müminlere! “indirilmiş üç bin melekle rabbinizin size yardım etmesi yetmez mi? Diyordun

Evet, şayet sabreder ve itaatsizlikten sakınırsanız ve onlarda üzerinize gelirse rabbiniz size nişanlı beşbin melek yardım edecektir.

Resulüllah(s.a.v) kendisiyle o gün harbe çıkan o az topluluğu ashabı Güzin arasında ticaret kervanını karşılamak istemeyen Müslümanlara söylemişti. “üç bin melekle rabbinizin size yardım etmesi yetmez mi?” resulü Ekrem onların kalplerini teskin etmek ve ayaklarına vermek için o gün rabbinin ona bildirdiklerini haber verdi. Çünkü onlarda nihayet beşerdi. Onlarında duyguları ve düşünceleri vardı. Her zaman alışa geldikleri güçlerin yardımına o gün daha çok ihtiyaçları vardı resulü Ekrem ayrıca bu yardımın şartlarını da tebliğ ediyordu. SABIR ve TAKVA… Hücum sırasında göğüs germek için SABIR zafer ve hizmette Allah’a gönül bağlamak için TAKVA…

“Evet, siz sabreder ve itaatsizlikten sakınırsanız ve onlarda hemen üzerinize gelirlerse rabbiniz beşbin nişanlı melekle size yardım edecektir.”

Allah burada müminlere; her şeyin nihayete varacağını, asıl failin bizatihi kendisi olduğunu, meleklerin gönderilmesini ancak Müslümanların kalplerini teskin etmek için onların sabır ve sebat etmeleri için gönderildiğini bildiriyor. Zafere gelince o yalnız Allah’ın takdiri iledir. Hiçbir sebep, vesile ve vasıtaya bağlamadan doğrudan doğruya Allah’ın takdir ve iradesiyle alakalıdır.

Bu yardımı Allah size bir müjde olsun ve kalplerinizi onunla yatıştırsın diye yaptı. Yoksa zafer; mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır

Evet, kur’an-ı kerim büyük bir hassasiyetle her şeyi Allah’a havale ediyor. Bu vasıta ve sebeplerin asıl sahibi olduğunu katiyetle reddediyor. Vasıta ve sebepler ancak izni ilahi ile hareket ederler. İlahi irade neyi murat ederse o vuku bulur. Bu zaferin sahibi ne mücahitler ne de indirilmiş üç bin melektir.
“zafer; yalnız aziz ve hakîm olan Allah’ındır.”
Mutlak güç sahibi, kudret ve güç sahibi “aziz” o’dur. Ve zaferi verende odur. Ve takdiri hikmetine uygun olarak geliştiren hemen ardından hikmetini tahakkuk ettirmek için zafer veren hikmet sahibi “HAKÎM” odur. Ve zaferin neticesinde hiçbir beşerin şeref payı yoktur.

Küfredenlerin bir kısmın kesmek veya ümitsiz olarak geri dönmemecesine bozguna uğratmak için azaplandırır. Onların bir kısmını öldürülerek ve esir edilerek sayıları azaldı, fetih yoluyla toprakları azaldı, eşraf takımının gücü azaldı, hezimete uğrayarak yeryüzündeki faaliyetleri azaldı.

Bu durum müşrikleri çok sarstı. Bedirde 70 kişi öldü, 70 kişi esir oldu ölenler ve esirler genelde kureyşin eşraf takımı idi.

Daha öncede belirttiğimiz gibi bu zaferde hiç kimsenin bir şeref payı yoktur. Bu zaferi ne Resulüllah nede ashabı kazanmıştı. Ve yine ne Müslümanların kuvveti nede müşriklerin zaafı kazanmıştır. Sadece tecelliyi ilahidir bu... Zira “yardım ancak Allah’ın indindendir…” buyuruyor hak Teâlâ... Allah böyle taktir etti ve öyle oldu.
“…geri dönmemecesine…” büyük bir hizmete uğrayarak onlar ümitleri kırılmış halde bir daha geri dönmemecesine giderler umdukları zafer emelleri de yok olur.

“senin elinde emirden hiçbir şey yok Allah onlara ya azap eder yahut(tövbe ederlerse) tövbelerini kabul eder.”

Onların tövbelerini kabul etmek, hezimete uğratmak zafer elde etmek gibi senin elinde emirden hiçbir şey yoktur. Sen sadece müjdelemek, korkutmak, cihat etmekle memursun emir ise Allah’tandır.

“…ya onları affeder…” Müslümanların zaferi kâfirlere ders olur da tövbe eder Müslüman olurlarsa Allah onların tövbesini kabul eder, İslam ile şereflendirir.
“…yahut da onlara azap eder.” Küfür üzere kaldıklarından dolayı Müslümanların zaferi onlar için bir azaptır. Esirleri, mallarının ganimet olarak alınması, topraklarının fethedilmesi birer azaptır. Ayrıca küfür üzere ölürlerse ebedi azaba duçar olacaklar. Bütün bunlar küfürlerinden dolayı Müslümanlara yaptıkları zulmün cezasıdır.

Müslümanlara karşı çıkardıkları fitne bir zulümdür. Yeryüzünde fesat çıkarmak bir zulümdür. Silah zoruyla İslamî hayatı, İslam nizamını, İslam şeriatını (ahkâmını) ortadan kaldırmak için uğraşmak zulümdür. Küfür emperyalizmi ile İslam kültürünü yok etmek için tahribat yapmak zulümdür. Günümüzde mevcut olan basın yayın organlarıyla Allah’a giden yolu tıkamak, insanların hür iradesine müdahale etmek, yanlış yönlendirmek, hakka giden yola çeşitli yollarla set çekmek birer zulümdür. İşte bütün bu zulümlerden dolayı Allah onlara azap eder.

İslam dünyasında günümüzdeki bazı cemaatler liderlerine “cihat emri verin” diyorlar. Birçok cemaatte bu durum görüle biliyor. Biz bunu çok yanlış bir talep olarak karşılıyoruz. Çünkü beşerin elinde emirden bir şey yoktur. Yani cemaat liderlerinin böyle bir yetkisi yoktur. Bu emri Allah 1400 yıl önce vermiştir. Bu emir zaten var. Ancak cihadı sadece silahlı savaş olarak ele almak ve böyle düşünmekte bir o kadar yanlıştır. Fetva yönüne gelince cihadın birçok çeşidi vardır. Çağın gerekleri, insanların fikir, inanç ve ruh durumları, stratejik ve psikolojik durumlar ve daha birçok şey tespit edilerek gerekli içtihatlar yapılmış her duruma göre fetvası verilmiş boşlukta kalan hiçbir şey kalmamıştır. Dolayısıyla verilen fetvalardan duruma göre uygun olanı alınmalıdır. Yoksa özel olarak emir beklemek akıl işi değildir.

_____________________________
1- Âli İmran 124, 125
2- Âli İmran 126
3- Âli İmran 127, 128

TEHLİKELER KARŞISINDA BEŞER RUHU

Nitekim Rabbin seni hak uğrunda evinde savaş için çıkarmıştır da, Müslümanların bir kısmı bundan hoşlanmamışlardır.
Hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile ondan bu mevzuda, sanki gözleri göre göre ölüme sürükleniyormuş gibi, seninle tartışıyorlardı.1

Ganimetlerin Allah’a ve Resulüne bırakılması ve Resullah’ın aralarında eşit şekilde onu dağıtması… Ve bu, eşikliği bazı müminlerin hoş karşılamaları… Daha öncede bazı gençlerin elde edilen ganimetlerin en iyi kısmını kendilerine verilmesini hoş karşılamamaları… Evet, bütün bunları; Allah’ın seni hak uğruna kudretli bir bölükle savaşmak üzere evinden çıkarılası ve bir takım müminlerin bundan hoşlanmamalarına çok benziyor. Hâlbuki elde edilen netice ve ganimetler göz önündedir.
Burada Resulü Ekrem Ebu sufyanın kumandasında kervanı karşılamak üzere ashabına; Umulur ki bu kervanı Allah bize ganimet olarak verir demişti. Ebu Süfyan bu haberi alır almaz kervanın yönünü değiştirmiş ve Mekke ye haber salmıştı. Mekkeliler dokuz yüz ile bin kişi arası bir ordu ile kervanı kurtarmaya yola çıkmışlardı. Bedir’e geldiler. Müslümanlar bunun haberini aldılar. Kervan kaçmış Kureyşle karşı karşıya idiler.

Resulü Ekrem (s.a.v)Ashabını topladı istişare etti. İstişare sırasında Ebu Bekir ve Ömer (r.a) ayağa kalkıp savaşmanın yerinde olacağını bildirdiler. Çünkü kervan kaçırılmış, Kureyşin bütün gücünü toplayıp geldiği meydana çıktılar. Bunun üzerine Mikdat bin Amr ayağa kalkıp şöyle dedi; “Ey Allah’ın Resulü sen Allah’ın emri üzere yürü, biz seninle beraberiz. Allaha yemin ederiz ki, biz sana İsrail oğulları dediği gibi; “sen ve rabbin gidin savaşın, biz burada oturuyoruz” demeyiz. Aksine biz diyeceğiz ki: “sen ve rabbin savaşın biz de sizinle birlikte savaşanlardan olacağız.”…” bu muhacirlerin sözü idi.

Resulüllah (s.a.v) Ensar’a döndü ve onlara hitaben de konuşunca Resulüllah’ın kendilerini kastettiğini kabul ederek Ensar’dan Saad b. Muaz kalktı. Uzun bir konuşma yaptı ve şöyle dedi: “ …Ey Allah’ın resulü! İstediğin gibi yürü seni hak olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki bize şu denizi geçmemizi emretsen ve sen önümüzde gitsen biz de seninle bir kişi arkada kalmamaksızın o denize dalarız. Sen istediğini al, istediğini bırak. Mallarımızdan dilediğini al, dilediğini alma ve şüphesiz ki bizim mallarımızdan senin aldıkların bıraktıklarından daha çok hoşumuza gidecektir.” Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v) ona hayır duada bulundu.2

Tabii ki Hz. Ebu Bekir, Ömer, Mikdat ve Saad b. Muaz’ın (r.anhüm) söyledikleri sözler Resulüllah (s.a.v) ile birlikte Medine den çıkan Müslümanların hepsinin söylemek istediğini ifade etmiyordu. Bir kısmı savaştan hoşlanmıyordu. Hatta bu konuda karşı çıkıyorlardı. Çünkü savaşa hazırlıklı değillerdi. Üstelik sadece kervanı bekleyen koruyan güçsüz toplulukla karşılaşmak üzere çıkmışlardı. Fakat kureyşin süvari ve piyade olarak bütün güçleri ile birlikte savaşmak üzere geldiğini öğrenince düşmanla savaşmaktan şiddetle nefret ettiler. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu:

“Nitekim Rabbin seni hak uğrunda evinde savaş için çıkarmıştır da, Müslümanların bir kısmı bundan hoşlanmamışlardır…”

İşte o gün Müslümanların nefislerinde görülen hastalık büyüdü. Bu yüzden savaşmak istemiyorlardı.

“Hak apaçık meydana çıktıktan sonra bile ondan bu mevzuda, sanki gözleri göre göre ölüme sürükleniyormuş gibi, seninle tartışıyorlardı.”

Ancak bu ifade, hak beyan olduktan ve Allah’ın iki taifeden birini vaat ettiğini öğrendikten sonra olmuştu. Allah iki topluluktan birini vaat etmişti. Fakat hangisi olduğunu belirtmemişti. Müslümanların umutları ise kervana takılmıştı. Kervan kurtulunca savaşçı tupluluk için de Ebu Cehil ile karşılaşmaktan başka çare kalmamıştı. Bu da bazı Müslümanlara zor geldi. Savaştan korktular ve mazeret ileri sürdüler. Ama gerçek ortaya çıktı. Peygamberle tartışmak için korkudan ve ürküntüden başka sebepleri yoktu. Öyle ki içinde bulundukları korku ve ürküntünün şiddetinden göz göre göre ölüme sürükleniyorlar gibi idiler. Çünkü iki tarafın da güçleri belli idi. Kendileri sayıca az ve silah bakımından da sınırlı idi… sayıca çok silah ve teçhizatça güçlü olan bir ordu karşısında savaşmak üzere hazırlıklı da değillerdi. Ama Allah onlarla karşılaşmalarını takdir etmiş ve neticenin kendilerinin lehinde tecelli edeceğini bildirmişti. Olması gereken olmalıydı. İster kervan ister ordu ile savaş, ister güçsüz, zayıf olan, ister güçlü kudretli olan netice mutlaka belirecekti.

Doğrudan doğruya tehlikelerle karşılaşan beşer ruhu burada kendisini gösteriyor. Kalpten inanmalara rağmen pratik tehlikelerle karşılaşınca tesiri meydana çıkar. Kur’an ı kerimin çizdiği bu portre üzerinde dikkatle durmamız ve kalbî inançla istikametimizi takdir ederken bu portreyi göz önünde bulundurmamız gerekir. Vakıalar karşısında kalpten imanın nereye kadar gidebileceğini ölçmek için bu portreyi kullanmak zorundayız. Tehlike ile karşılaştığı anda insan nefsinde meydana gelen direnmeyi ve çekinmeyi göz önünde bulundurmalıyız. İnsan tehlikelerle karşılaşınca hemen titremesini görür görmez ümitsizliğe düşmememiz için bu portreyi iyice değerlendirmemiz lazım. “Allah’ın izniyle nice az topluluklar, daha çok topluluklara üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” Görünür sebepler, genellikle aynı sonuçları verirler. Ama bütün emir ve güç Allah’ındır.

Meleklerin savaşıp savaşmaması konusuna girmiyoruz. Bu konuda birçok rivayet var. Biz bu rivayetleri de buraya almıyoruz. Bu konuda herhangi bir yoruma da gerek olmadığını düşünüyoruz. Allah melekleriyle müminlere yardım etmiştir. “Bu yardım nasıl olmuştur?” gibi bir soru üzerinde kafa yormaya gerek görmüyoruz. Tarihçiler ve hadisçiler çok rivayet derlemişlerdir. Dolayısıyla bu konu üzerinde yorum yapmaya, kafa yormaya gerek yoktur. Bu yardımın keyfiyetini mahiyetini en iyi bilen Allah’tır.

___________________________
1- Enfal 5-6
2- Seyit Kutup Fizilal’il- kur’an

İKİ TAİFEDEN BİRİ

Hani Allah iki taifeden birini size vaat etmişti; siz kuvvetsiz olanın size düşmesini istiyordunuz. Oysa mücrimlerin (suçluların) hoşuna gitmese de, hakkı ortaya çıkarmak ve batılı tepelemek için Allah emriyle hakkı ortaya koymak ve inkârcıların kökünü kesmek istiyordu.1

Allah iki taifeden birini vaat etmişti müminler kervanı elde etmek istiyorlardı. Çünkü kervanda çok mal olmakla birlikte adamların sayısı da azdı ve güçsüzlerdi. Oysaki Allah müminlerin güç ve kuvvet sahibi olan Mekkeli müşrik ordusuyla savaşmalarını istiyordu. Ve çark müşriklerin aleyhine döndü.

Nerede Müslüman topluluğunun istediği, nerede Allah’ın takdir ettiği? Şayet paylarına düşen kervan olmuş olsaydı bu hadise yalnız bir ganimet hadisesinden başka bir şey olmazdı. Zihinlerde bir topluluğun akın yaparak bir kafileyi yendiği ve ganimet elde ettiği bir hatıra olarak kalırdı. Ama bedir savaşı tarihe tamamen bir akîde savaşı olarak geçmiştir. Kesin bir zaferin hikâyesi, hakla batılın ayrıldığı bir cenk meydanı olarak yerleşmiştir.

Müşriklerin kudreti yok olmuş, burnu kırılmış, başları öne eğilmişti. Mücrimler istemese de Allah hakkı ortaya çıkarmış, batılı tepelemiş ve inkârcıların kökünü kesmiş. Müşriklerin ileri gelenlerini ve azılılarından 70 kişi Bedir de ölmüş, diğer bir 70 kişi ise esir edilmiştir.
Resulüllah ashabıyla istişareden sonra müşrik ordusuna baktı bin kişi idiler. Ashabına baktı 300 den biraz fazla; kıbleye döndü ellerin açıp dua etti. “ Allah’ım! Bana vaat ettiğin yardımı gönder. Allah’ım! Eğer şu İslam ordusunu helak edersen yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmaz.” Uzun müddet dua etti omuzlarından mübarek ridası (cübbesi) düştü. Hz. Ebu Bekir (r.a) ridayı alıp Resulüllah’ın omuzlarına koydu ve; “ Yeter ya Resulellah! Allah yardımını gönderecektir, çünkü sana vaat etti” dedi. bunun üzerine bu ayet nazil oldu.2

Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz da; O da: “bir biri ardından bin melekle yardım ederim” diyerek duanızı kabul buyurmuştu.
Allah bunu ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır. Yardım ancak Allah’ındır. Kuşkusuz Allah Aziz’dir, Hakîm’dir. 3
Allah (c.c) Resulüllah ve ashabının duasını kabul ederek müminlere yardım etmişti. Burada meselenin önemi, bu ümmete verilen değeri ve bu dinin Allah katındaki önemini ifade eden hükümlerle birlikte Allah birtakım sebeplerin mahkûmiyetine terk etmiyor. Neticeleri doğuran hususların sebepleri olduğunu belirtmiyor. Sadece bütün meseleyi Allah’a havale ediyor. Maksat Müslümanların inanç ve düşüncelerini kavi, sahih kılmaktır. Bunu sırf Müslümanların zaferini müjdelemek ve melekleri yardıma göndererek müminlerin azlığından dolayı içlerindeki endişeyi gidererek kalplerinin yatışması için yapmıştır. Yardım ancak Allah’tandır. Meleklerin gelmesiyle ya da Müslümanların sayıca çokluğuyla değildir. Şüphesiz ki Allah Aziz’dir ve Hakîm’dir.
_________________________
1- Enfal 7-8
2- Hicazi Furkan tefsiri
3- Enfal 9-10
UYKU VE GÜVEN

Allah kendi tarafından bir güven işareti olarak sizi hafif bir uykuya daldırmıştı. Sizi arıtmak, sizden şeytanın vesvesesinin gidermek, kalbinizi pekiştirmek ve sebatınızı artırmak için gökten size su indirmişti.1

Burada Allah Bedir de müminlere bahşettiği nimetleri hatırlatıyor. Ki bu nimetler şunlardır:
1- Uyku: uyku ile korkuları ve vücutlarındaki yorgunluklarını Allah gidermiş ve kalplerine güven ve zafer elde edeceklerine işaret idi bu uyku… bu uyku aynı zamanda bir mucize idi. Müslümanlar uykudan uyandıkları zaman bütün korkuları bütün vesveseleri yok olmuş içlerini bir güven kaplamıştı. Bu uyku çok hafif bir uyku idi. Öyle ki, düşman hücum edecek olsa haberleri olacak kadar hafifti. Zira nüas نُعَاس kelimesiyle bunu ifade ediyor. Nüas, uykunun evveline ve hafif zamanına denir.
Beyhakî Hz. Ali nin (r.a) şöyle dediğini rivayet eder: “içimizde Miktat’tan başka süvari yoktu. Bir de kendimize baktığımda, Resulüllah dışında herkesin uyumakta olduğunu gördüm. O (s.a.v) sabaha kadar bir ağacın altında namaz kıldı.” Uyuklama korkuyu giderip güvenliğin mevcut olduğunu, zafer kazanacağına kesin gözüyle bakıldığı gösterir.
2- Yağmur: yağmur onların suya olan ihtiyacını tamamen giderdi. Kendilerinde arız olan ağırlık ve kasveti kaldırdı. Allah kâfirler üzerine felaketi andıran şiddetli bir yağmur yağdırdı. Müminlere de rahmeti andıran hafif bir yağmur yağdırdı. Kirlerini, pisliklerini, cünüplüklerini, abdestsizliklerini ve susuzluklarını giderdiler.
3- Bu yağmur vesilesiyle şeytanın Müslümanların içine bırakmış olduğu vesveseyi, fitne ve fesadı yok etti. Şeytan insanların içine vesvese soktu. “Siz kendinizi Allah’ın dostları olduğunuzu sanıyorsunuz. Allah resulünün de aranızda bulunduğunu kabul ediyorsunuz. Hâlbuki müşrikler sizden daha üstün durumdadırlar… Suya onlar daha yakın ve siz cünüp olarak namaz kılıyorsunuz” diye müminlerin kalbine vesvese sokmuştu. Bu yağmurla inen rahmet bu vesveseyi yok etti.
4- Korkunun, gamın üzüntünün ve vesvesenin giderilmesiyle müminlerin kalplerinin birbirine bağlanması…
5- Rahmet olarak inen yağmur daha önce gevşek olan üzerinde yürünmez haldeki kumları pekiştirdi de üzerinde kalabalıklar ve hayvanlar geçebildi. Ta düşmanın yanına kadar ilerleyebildiler. Müfessirler bu hadiseyi Bedir kuyularının yanına gitmeden önce vuku bulduğunu söylerler.
Resulü Ekrem Bedir’e indiği zaman ilk kuyunun başına konakladı. Münzir b. Habbab Resulüllah’a gelerek sordu: “ Ey Allah’ın resulü! Senin bu konakladığın yer Allah tarafından mı belirtilmiştir? Eğer öyle ise biz onu geçemeyiz. Yoksa harp hilesi olarak sen mi konakladın?” Resulüllah (s.a.v) buyurdu: “harp ve hile için ben konakladım.” Bunun üzerine Münzir dedi ki: “ Ey Allah’ın resulü! Burası konaklanacak yer değil. Biz onların gerisinde kalan en alt kuyunun başında konakladık. Öbürüne gidersek asıl kuyunun başına konar, suyundan içer, istifade ederiz. Bizim suyumuz olur ama onların eline su geçmez.” Bunun üzerine Resulüllah (s.a.v) Münir’in dediği gibi yaptı. Müslümanlar suyu olan kuyunun başında konakladılar. Müslümanların suyu oldu. Müşrikler ise susuz kaldılar. Bu hem ruhî hem de maddi bir yardımdı. Çölde su bir zafer vasıtası olmaktan ziyade bir hayat unsurudur. Çölde susuz kalan bir asker daha savaşa başlamadan, düşmanla karşı karşıya gelmeden önce psikoloji savaşını kaybetmiş olur.
Maddi yardımla birlikte ruhî yardım da gerekiyor. Su bulan gönüller sükûnete eriyor, temizlenen ruhlar emniyet buluyor. Pekişen arazide birbirine kenetlenen kumlar üzerinde yürüyen ayaklara sebat ve direnme gücü geliyor.

______________________
1- Enfal 11

MELEKLERİN YARDIMI

Hani rabbin meleklere: “Ben sizinleyim hadi iman edenleri destekleyin” diye vahyetti “Ben inkâr edenlerin kalbine korku salacağım. Artık onların boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın.
Bu onların Allah’a ve peygamberine karşı koymalarındandır. Kim Allah’a ve peygamberine karşı koyarsa, bilsin ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.1

Allah melekleri müminlere yardıma gönderiyor ve şöyle buyuruyordu; ben sizinle beraberim. Müminleri destekleyin kalplerine sebat verin, onların azmini artırın, onları zaferle müjdeleyin. Ben kâfirlerin kalbine korku salacağım. Onlar hezimete uğrayacaklar. Artık siz o kâfirlerin boynunu vurun, parmaklarını doğrayın.

Meleklerin müminleri sebat ettirmeleri, kalplerine kuvvet ve şecaat ilham etmeleriydi. Allah kâfirlerin kalbine korku salarak hezimete uğrattı onları. O kâfirlerin korku içinde kalmaları ordularının bozulmasına vesile oldu. Ordunun bozulması neticesinde geri kalmak zorunda kaldılar. Melekler ve müminler de onların boyunlarını vurdular. Konyalı Mehmet Vehbi Efendi der ki: “ayetteki boyunlarını vurun parmaklarını koparın ifadesi; eğer boyunlarını sakınmak için ellerini kaldırırlarsa parmaklarına vurun ki; boyunları vurulmadığı takdirde elleriyle silah tutamasınlar.” Rebî b. Enes der ki: boyunlarının üzerine vurulmuş olması ve parmakları üzerinde ateşle yakılmış gibi dağlamaların olması ile insanlar meleklerin öldürdüklerini kendi öldürdüklerinden ayırt edebiliyorlardı.

Bu ayetten anlaşılan meleklerin savaşa iştirak etmiş olmalarıdır ve biz bunu böylece kabul ederiz. Keyfiyetini bilemeyiz. Bilmemiz de gerekmez. Seyit kutup der ki; “Bu o kadar mühim bir mesele ki, nasıl olduğunu araştırmak, zihnimizi onunla meşgul etmek caiz olmaz. Melekler bu savaşa nasıl iştirak etmişler?.. Ne kadar savaşçıyı öldürmüşler?... nasıl öldürmüşler?... Üzerinde araştırma bile yapılmayacak bir husus… Bu durumda ortaya çıkan en dehşetengiz gerçek şudur: aslında İslam topluluğunun bu dini hâkim kılmak için yeryüzünde yaptığı hareket müthiş ve ulu bir hadisedir. O kadar büyük bir hadisedir ki, Allah’ın melekleriyle birlikte o uğurda savaşa girmek ve bu savaşta meleklerin İslam topluluğu ile birlikte savaşması çok normaldir.”

“Bu onların Allah’a ve peygamberine karşı koymalarındandır.” Kim Allah’a ve peygamberine karşı koyarsa, bilsin ki, Allah’ın cezası şiddetlidir. İşte tadın onu, kâfirler için bir de cehennem azabı vardır.”

Bu mesele başıboş, gelişi güzel değildir. Tesadüflere terk edilmemiştir. Allah’ın İslam topluluğuna yardım etmesi, kafirlerin kalbine korku salması ve meleklerin İslam topluluğunu desteklemesi… Evet, bütün bunlar, sadece onların Allah ve resulüne karşı koymasındandır. Onlar Allah ve resulünün saflarından başka saflarda yer almışlardı. Üstelik Allah ve resulüne karşı… Onların yer aldığı bu safta Allah yolunda gidenleri engellemek vardı. Allah’ın gönderdiği hayat nizamını yerleştirmek isteyenlerin karşısına dikilmek vardı. Onlar da öyle yapmışlardı ve sert bir şekilde karşı koymuşlardı. Allah şiddetli azabı, Allah ve resulüne karşı koyanlar üzerine indirir. Allah ve resulüne karşı koyanlar, Allah’ın nurunu söndürecek güçte olmadıkları gibi Allah’ın azabına karşı koyacak güçte de değillerdir.

Bu değişmez bir kaide ve ilahi bir kanundur. Boş bir tesadüf ya da olası bir hal değildir. Bu hezimet, bu elem ve bu rüsvaylık onlara müstahak olmuştu. Allah onlara bunu tattırdı. Bu kayıp elem, hezimet ve rüsvaylığın ötesinde uhrevi bir azap vardır ki bu da çok çetindir. Doğrusu Allah azabı en şiddetli olan ve hesabı en çabuk görendir.

_____________________
1- Enfal 12-13

İMANIN BAHŞETTİĞİ GÜÇ

Ey Peygamber müminleri savaşa teşvik et. Sizden sabırlı yirmi kişi onlardan iki yüz kişiyi yener. Sizden yüz kişi o kâfirlerden bin kişiye galip gelir. Çünkü onlar anlayışsız bir güruhtur.1

Onları teşvik et!.. Düşmana karşı sabır ve sebat göstersinler. İlahi nüsrete güvenerek mücadele etsinler. Bu ölçüde böyle bir iman ve azimle sabra alışsınlar. Her ne kadar sayıca az da olsalar düşmanları onlardan kat kat fazla olsa ve düşman tarafından kuşatılmış dahi olsalar müminleri savaşa teşvik et. Çünkü karşılarındakiler hem kendilerinin hem de Allah’ın düşmanlarıdırlar ve onlar anlayışsız bir güruhtur. Allah’a ve ahirete imandan uzaktırlar. Hamiyyet-i cahiliyye denilen ırkçılık uğruna, şeytanca maksatlar için düşmanlık ve yağma için basit dünyevi amaçlar için ve de zorlanarak ve kiralanarak savaşırlar.

Müminler ise Allah’ın lütfü ile hidayete ermiş insanları kullara kulluktan kurtarıp sadece Allah’a eriştirmek için Allah’ın izni ile yeryüzüne gönderilmişlerdir. Allah’ın halifesi olarak dünyaya gönderilmişlerdir. Şahsi üstünlük ve şöhret için değil, ilayı kelimetullah/Allah’ın kelimesini yüceltmek, Allah yolunda cihat etmek insanlar arasında adaletle hükmetmek ve yeryüzünü hakim olduğu Allah’ın ardı (memleketi) haline getirmek için dünyayı şereflendirmişlerdir. Ayrıca cihatta iki güzellikten birini beklemektedir. Ya şehit olup cenneti kazanacak, cennet nimetlerine nail olacaklar, ya da zafer kazanıp ganimet elde edecekler, zafer kazanmanın zevkini tadacaklar.

Müminlerden bir kişi kâfirlerden on kişiyle savaşır ve galip gelir. Yani müminler sayı veya silah bakımından kendilerinden on misli fazla olan kâfirleri yenerler Allah’ın izniyle…
Şimdi Allah yükünüzü hafifletti zira içinizde zaaf bulunduğunu biliyordu. Sizden sabırlı yüz kişi iki yüz kişiye galip gelir. Sizin bin kişiniz Allah’ın izniyle onlardan iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir.2

Allah’ın yardımına ermek için her halükarda sabır en büyük şarttır.

Önceki ayette “yüz kişi bin kişiyi yener,” ikinci ayette ise yüz kişi iki yüz kişiyi yener” ifadeleri bir çelişki değildir. Fukaha ve müfessirlerin buradan çıkardıkları mana şudur: müminler kuvvetli oldukları zaman on misli fazla düşmandan zayıf oldukları zaman da iki misli fazla düşmandan çekinmemelidirler.

______________________
1- Enfal 65
2- Enfal 66

ALLAH MÜMİNLERİ SAVUNUNR

Şüphesiz Allah iman edenleri savunur. Zira hainleri ve nankörleri hiç sevmez.1
Allah müminleri kendisinin savunduğunu garanti etmektedir. Şüphesiz ki Allah’ın savunduğu kimseyi herhangi bir düşmanın yenmesi mümkün değildir. Peki öyle ise neden Müslümanlar hep küfrün çizmesi altında eziliyor, Bunca zulüm, eziyet, işkence, sıkıntı, zorlu, acı ve fedakârlıklarla karşı karşıya kalıyorlar. Hâlbuki Allah onları savunur. Koruması altına almıştır. “Verdiği sözde Allah’tan daha sadık kim olabilir.” Hal böyle olunca netice belli Müslümanların lehine… Onlar hiç savaşmadan, yorulmadan, meşakkate katlanmadan, ölmeden, öldürmeden Allah onlara zafer vere bilir. İşte bu Allah’ın yüce hikmetidir. Biz bundan sadece beşeri kabiliyetimiz kadar, ilmimiz idrakimiz ölçüsünce anlaya biliriz.

Bir kere Allah kendi davasını yüklenen insanların ve bu davayı korumak ve yüceltmek azmiyle ortaya çıkmış olanların tembel ve miskinlerden olmasını, şurada burada keyif çatıp, yan gelip yatarak yorulmadan yıpranmadan Allah’ın yardımının hemen gelmesini isteyenlerden olmasını istemiyor. Kısa ifadeyle hazırcı olmalarını istemiyor. Sadece namaz kılıp, kur’an okudukları ve el açıp allah’a dua ettikleri için Allahın kendilerini her türlü saldırıdan ve tecavüzden işkence ve eziyetlerden muhafaza etmesini isteyen tembeller güruhuna bu davayı yüklememiştir.

İkincisi; Allah müminlere savaş ve savaşın getirdiği sıkıntılarla muhatap kıldı ki inananlarla inanmayanlar, müminlerle münafıklar birbirinden ayrılsın. Savaşmalarını istedi ki onları birbiriyle deneyip sınasın.

Üçüncüsü; Allah iman edenlerin savunmasını kendi üzerine alırken, bunu yine bizzat onlarla gerçekleşmesini irade buyurmuş ve savaş alanlarında olgunlaşmalarının teminini istemiştir. Zira sıkıntı, zorluk ve tehlikeler insanı olgunlaştırır, mükemmelleştirir ve Allah’ın üzerine yüklediği büyük emaneti yüklenmeye hazır hale getirir.

Sorumluluk yüklenmeyen, zorluk ve sıkıntı çekmeyen keyif ve rahat içinde hayat geçirenlerle yavaş yavaş, kolay kolay, hemencecik gelen zafer onların olgunlaşmasını, bütün gelişme unsurlarının mükemmelleşmesini önleyerek uyuşmasına vesile olur.

“Şunu iyi bilmek gerekir ki zafer ve hezimetten, akın ve firardan, kuvvet ve zaaftan, hücum ve bozgundan ve bunların yanı sıra gelen duygu ve elem, sevinç ve keder, hüzün ve kararsızlık gibi duygularla zaaf ve kuvvet şuuru ile insanoğlu pratik olarak bir iç terbiye görür ve hazırlıktan geçer. Hepsinin yanı sıra inanç uğruna ve inanılan toplum nizamı uğruna her türlü fedakârlıklara katlanmak savaştan önce ve sonra saflar arasında birlik sağlanarak gaye ve hedef birliğini temin etmek zaaf ve güç noktalarını meydana çıkarıp her türlü şartlara göre tedbir almak gibi eğitim ve terbiye basamaklarına da ancak böyle tırmanmak mümkün olur. Ki bütün bunlar, bir davayı omuzlayan kendisini bir davaya adayan ve bütün insanların hayrını o davada gören topluluklar için zaruri hususlardır.”2

______________________
1- Hacc 38
2- Seyit kutup fi zilal’il-kuran

ALLAH’IN DİNİNE YARDIM EDENLER

Ey iman edenler! Siz allah’a yarsım ederseniz Allah’da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.1

Allah’a yardım etmek demek; Onun şeriatını ve nizamını hâkim kılmak ve bütün hayatı onun emrine ram etmek şu niyetiyle onun dinine ve davasına yardım etmek demektir.
“Allah yolunda öldürülenler” ifadesi ile “Allah’a yardım ederseniz” ifadesinden şunu anlıyoruz: her iki durumda da koşulan bir şart vardır. O da Allah yolunda ve Allah için şartı…
Şahadet kelimesi şehitlik ve cihat gibi yüce değerler önemini yitirince ve gerçek anlamından saptırılınca halk şehidi, demokrasi şehidi hatta teröristlere bile özgürlük şehidi gibi birileri tarafından öldürülen herkese şehitlik unvanı vermeye kalkışan kapalı ve bilinmez noktalar ortaya çıkar böyle olunca da Amerikan askerlerine onların şehitleri diyecek kadar cahiller zuhur eder.
Şunu iyi bilmek gerekir ki yalnız ve yalnız Allah yolunda ölmedikçe ve Allahtan yardım aramadıkça yalnız ve yalnız ruhlarda ve hayat nizamında Allahın nizamına bağlanmadıkça cihattan söz edilemez, şehitlikten söz edilemez ve cennetten söz edilemez. Cihat şehitlik ve cennet ancak ve ancak Allah kelimesinin üstünlüğü söz konusu olduğu zaman bahis mevzuu edile bilir. Kore de Amerikan’ın Lübnan da İsrail’in çıkarlarına hizmet için cihattan ya da şehitlikten söz edilemez.

Allah yolunda cihat edenlerin, bu uğurda şehit olanların ve Allah’ın vaat ettiği cenneti hak kazananların peşinden gidecekleri başka bir sancak başka bir bayrak, bir hedef katiyyen olamaz. Cihat ancak ve ancak ilayı kelimetullah için olur. Allahın kelimesini ruhlarda ve vicdanlarda, ahlak ve hareketlerde, sistem ve nizamlarda velhasıl hayatın bütün safhalarındaki alaka ve münasebetlerde yükseltilmesi ve hâkim kılınması için olur. Bunun dışında sapılan savaş yalnız Allah için olmadığı gibi şeytan içindir de. Ve bu uğurdan başka hedefler için yapılan savaşlarda şahadet katiyyen söz konusu olamaz.

Amerikalıların ve batılıların ölen askerlerine “onların şehitleri” deme kadar büyük bir hata, büyük bir gaf yoktur çünkü yukarda da belirttiğimiz gibi sevgili peygamberimize: bir adam kahramanlık için, bir adam şeref için, bir adam da gösteriş için savaştığı zaman hangisinin Allah yolunda olduğu sorulduğunda efendimiz (a.s) “Allah’ın kelimesi en üstün olsun diye savaşan Allah yolundadır” buyurdular.

Ayrıca Uhud savaşında Ebu Süfyan: Bedir de siz bizi yendiniz Uhud ta intikamımızı aldık diye bağırdığı zaman Hz. Ömer (r.a) peygamberimizin emriyle: “ Sizin ölüleriniz cehenneme bizim ölülerimiz cennete gitti” cevabını vermiştir. Dolayısıyla kâfirin ölüsüne şehit demekten daha büyük bir gaf yoktur.

Allahın koyduğu hedeften başka hedefler için girişilen çalışmalarda Allah’ın yardımından ve sebat vermesinden söz edilemeyeceği gibi cennetten de söz edilemez. Karanlık düşüncelerden ve sapık ideolojilerden bahsedilebilir.

______________________
1- Muhammed 7

AĞIR BASMADAN ESİR ALMA

Yeryüzünde savaşırken ağır basmadıkça esir almak bir peygambere yakışmaz. Geçici dünya malı istiyorsunuz, oysa Allah ahireti kazanmanızı ister Allah azizdir. Hakîmdir.1

Burada “ağır basmak” ifadesinde maksat düşmanı yere sermek öldürmek hem müşriklerin şevkini kırıp Müslümanların şevini artırarak İslam’ı hakîm kılıncaya kadar öldürmek, bir daha kafasını kaldıramayacak düşmanın gözünü korkutup zayıflatmak hatta yok edinceye kadar öldürmek.

Bu ayet Bedir de müşriklerden 70 kişi öldürüldüğü gibi 70 işi de esir alınmıştı. Peygamberimiz esirler hakkında her hangi bir hüküm olmadığı için ashabıyla istişare etti. Ebu Bekir’in “fidye karşılığı salıverelim” teklifini uygun gördü ve öyle yaptı. Bunun üzerine bu ayet indi. Resulüllah’ın esir almayıp öldürmesi gerekirken alınan esirleri fidye karşılığı Salı vermesi bu ayetle kınandı.
Siz geçici dünya malını istiyorsunuz oysa Allah öldürmek suretiyle onların gücünün azalmasını ve sizin de düşmanlarınızın kurmayları, önderleri sayılan bu esirlere karşı kalbinizde yumuşaklık bulunmadığını görüp bilerek cesaretlerinin de kırılmasını temin etmek… Bu vesile ile İslam devletinin düşman tarafından güçlü olduğu bilinsin bir daha saldırmaya cesaret edemesinler istiyor. Böylece İslam yayılsın. Bu da ahireti kazanma aracıdır.
____________________
1- Enfal 6

GANİMETLER

Ey Resulüm sana harp ganimetleri hakkında soru sorarlar, de ki; ganimetler Allah ve resulünündür. Mümin iseniz Allah’tan korkun, aranızdaki münasebetleri düzeltin, Allah ve resulüne itaat edin.1

Ayette geçen “enfal” “nefl” kelimesinin çoğuludur. Nefl ise asıl üzerine ziyade olan şey demektir. Buradaki manası ganimettir. Ganimet cihatta bir fazlalıktır. Cihadın asıl maksadı ilayı kelimetullahtır ganimet değildir. Ganimet Allahın bir lütf-u keremi bir fazlıdır ve hazreti peygamberimizin özelliklerindendir. Ganimet mallarından istifade sadece bu ümmete mahsus bir özelliktir. Daha önceki ümmetlere böyle bir izin verilmemiştir. Nitekim Resulüllah (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “ daha önce hiçbir peygambere verilmemiş beş şey bana verildi… Ganimetler daha önce hiç kimseye helal kılınmamışken bana helal kılındı.”2

Bu sure bedir ashabı hakkında nazil olmuştur. Ubade b. Sâmit derki: Bu ayetler biz bedir savaşına katılanlar, ganimet malları konusunda anlaşmazlığa düşüp ahlakımız kötü olduğunda bizim hakkımızda nazil oldu. Allah ganimetleri elimizden çekip aldı ve Resulüllah (S.AV)e verdi. Oda Müslümanlar arasında eşit olara paylaştırdı.

Hakîm, Ebu Davut ve nesai nin tahrif ettikleri bir hadiste İbni Abbas (R.A) Resulüllah (S.A.V) in şöyle söylediğini rivayet etmiştir: “kim bir kâfir öldürürse şu şu vardır. Kim bir kâfir esir ederse ona şu ve şu vardır.
Savaştaki gençler, kâfir ganimet elde etmeye koştular. Yaşlılar ise bayrakların altında Resulüllah’ın çevresinde durdular. Ganimetler toplandığı zaman herkes elinden geldiği kadar ganimet toplardı.
Gençler; Biz savaştık ganimetler bizim hakkımızdır dediler. Yaşlılar ise gençlere; Muhakkak biz sizin için destek olduk. Eğer siz bozguna uğrasaydınız muhakkak bize sığınacaktınız. Ganimette sizin bizden üstün bir yanınız yoktur. Dediler ve ganimetler konusunda anlaşmayıp Resulüllah (S.A.V) in hakemliğine başvurdular. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.

“Ey resulüm sana harp ganimetleri hakkında soru soranlar, deki; ganimetler Allah’ın ve Resulünündür.”

Bedirde elde edilen ganimetler konusunda Müslümanlar arasında bir anlaşmazlık meydana geldi. Bu ganimetler muhacirlerin mi, ensarların mı, gençlerin mi, yaşlıların mı? Yoksa hepimizin midir? Diye Resulüllah’a sordular. Allah tarafından Resulüllah’a, onlara şöyle söylenmesi emredildi: Ganimetlerle ilgili hükmü sadece Allah verecektir. Ve onu Allah’ın emri üzere peygamber taksim edecektir.
Bu konuda görüş bildirme hakkı hiç kimseye verilmemiştir. Evet Allah’ın emri üzere ganimetleri Resulüllah (S.A.V) paylaştırır. Ve hiç kimsenin görüşüne müracaat etmez. Allah bu ayetle Ashab-ı kiramı ganimetleri taksim konusunda karışmasını bildirmiştir. İslam ordularının savaşta elde ettikleri ganimetleri emir taksim eder. Başka hiç kimsenin görüş bildirme hakkı yoktur. “Her kim bir kâfir öldürürse ölenin üzerindeki eşya o gazinindir” ifadesinde de devlet başkanı askerlerden dilediğine belirtilen paydan daha fazla verebilir.

“Müminseniz Allah tan korkun, aranızdaki münasebetleri düzeltin, Allah ve resulüne itaat edin”
Hal böyle olunca size düşen Allah tan korkmak içinde bulunduğunuz çekişmelere son vermektir. Çünkü bu özellikle savaş hali de iken Allah’ı çok öfkelendirir. Aranızdaki anlaşmazlıkları giderin, aranızı düzeltin ki İslami vuslat gerçekleşsin. Böyle olunca aranızda sevgi, ülfet ve ittifak hâsıl olur. Allah tan korkmak peygamberine itaat ve arayı düzeltme… İşin özü budur işte.

Size emredilen her şeyde Allah ve resulüne itaat edin. Allah ve Resulüne itaat etmekte hayır ve kurtuluş, hidayet ve doğru yolda sebat vardır. Gerçekten inanıyorsanız bunu yapın. Zira toplumun düzelmesi için mutlak surette bu üç şeyin olması gerekir. Allah tan korkmak, Allah ve Resulüne itaat ve arayı düzetmek… Bu üç esas kâmil imanında işaretidir. Bu nedenle Allah bunların her üçünü de burada zikrederek kâmil imanın esaslarını belirtmiştir.

________________________
1- Enfal 1

GANİMETLERİN TASİMİ

Eğer Allah’a iman ettiniz ve hak ile batılın ayırt olduğu gün (bedirde) kulumuza indirdiğimiz ayetlere inandınızsa bilin ki harpte ele geçirdiğiniz şeylerin beşte biri Allah Resulünün, hısımların, yetimlerin, yoksulların ve yolcularındır. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.1

Burada biz ganimetlerle ilgili fıkhî hükümleri uzun uzadıya sıralayacak değiliz. Sadece ayette belirtilen hususlarla yetineceğiz. Çünkü bugün ganimetlerle ilgili gerçek bir mesele ile karşı karşıya değiliz. Şer’i bir devlet başkanı ve Allah yolunda ila-yı kelimetullahı yaymak üzere cihada çıkmış bir İslam ordusu yoktur yeryüzünde bunlar mevcut değil ki, İslam’ın ganimetler konusundaki hükmüne ihtiyaç duyulsun!.. İslamî bir devletin İslami bir devlet reisinin ve cihada çıkmış bir İslam ordusunun olmadığı bir yerde ganimetten söz etmek yersiz ve abesle iştigal olur. Zira cihat yok ki ganimet olsun. Bu nedenle ayeti kelimede belirtilenin ötesinde bir hükme ya da yoruma başvurmayacağız.

Ayeti kelime kısa bir özet halinde her türlü ganimetin 4/5 nin muhariplere verileceğini kalan 1/5 inin de Resulüllah’ın, Allah yolunda mücadele eden ve Allah’ın şeriatını esas alan Müslüman devlet reisinin yine ayeti kerimede belirtilen yerlerde harcamak (kullanmak) şartıyla reisin tasarrufuna terk edileceği belirtiyor. Ayeti kerime de devlet reisinin tasarrufuna terk edilen 1/5in kullanılacağı yerler şöyle açılanıyor. “Allah’ın, Resulünün, hısımların, yetimlerin yoksulların ve yolcularındır. Fazla söze hacet yok sanırım. Bu hususta bu kadar söz kâfidir.

_____________________
1- Enfal 41

MÜŞRİKLERLE SAVAŞMANIN FARZİYETİ

Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; Onları yakalayıp hapsedin; Her gözetleme yönünde onları bekleyin. Eğer tövbe eder namaz kılar ve zekât verirlerse peşlerini bırakın doğrusu Allah gafur dur ve rahîm dir.1

Buradaki haram aylar hakkında çeşitli görüşler vardır. Biz bunlardan sadece birini, yani esah olanı alıyoruz ki; Bu tercih edilen görüştür. Oda “yeryüzünde dört ay daha dolaşa bilirsiniz” kavli ilahisinden anlaşılan kendileri için tanınmış süre olan haram (dokunulmazlık) aylarıdır. Bu süre bitiminde itibaren zaman ve mekân gözetmeden itibaren buldukları yerde müşrikleri öldürmelerini yakaladıklarını esir alıp hapsetmelerini emrediyor. Mehmet Vehbi Efendi hulâsat’ül-beyan da der ki bu ayette Allah dört şeyle emir buyuruyor:
1- Müşrikler nerede olursa olsunlar zaman ve mekân aranmaksızın bulundukları yerde öldürülmeleri…
2- Canlı olarak yakalananların esir edilmesi
3- Tutulanların hapsedilmesi ve kendilerine İslam’ın anlatılması
4- Yolları ve geçit yerlerini tutup herhangi bir icraata girişmeden kaçıp kurtulma fırsatı verilmemesi emredilmiştir.
Çünkü kendilerine yeteri kadar süre verilmiş bu süre sonunda başlarına gelecek şeyler önceden haber verilmiştir. Bu nedenle ansızın öldürülme durumu söz konusu değildir.

Allah burada Müslümanların daima basiretli olması gerektiğini onları kontrol altında tuta bilmek için gözetleme kulelerinde gözcü asker bulundurmak yollarda keşif kolları geçitlerde karakollar bulundurmak hatta mümkün olduğu kadar onların ülkelerine anlayışlı istihbaratçılar gönderip onların her halinden haberdar olmak ve onlara göz açtırmamak geniş dünyayı onlara dar etmek gerektiğini beyan ediyor.

Şayet tövbe edip Allaha yönelir, İslam’a girer İslam’ın hükümlerine uyar İslami ölçülere sarılırlar ve bunun işareti olarak da namaz kılar zekât verirlerse onlardan ellerini çekip serbest bırakmalarını emrediyor. Hatta onların mal ve can güvenliklerinin İslam devleti tarafından korunması zorunlu hale geliyor doğrusu Allah gafur dur ve rahim dir.

__________________
1- Tevbe 5

MÜSLÜMANLSRIN İMTİHAN EDİLİP SEÇİLMESİ

Allah içinizden cihat edenleri, Allah’tan, peygamberinden ve müminlerden başka sırdaş edinmeyenleri belirtmeden sizi kendi halinize bırakacak mı zannediyorsunuz? Allah işlediklerinizden haberdardır.1
Bu kelam diğerlerinden apayrı ve yepyenidir. Müslüman cemaatin halini ve cihatla ilgili tutumunu açıklıyor. Kim dalavereci veya zayıf imanlı ve gevşek ya da kim ihlâslı ve samimi? Cihat imtihanı sonucu elenip ortaya çıkacağından Allah: Ey iman edenler! Aranızdaki sadık ve samimi kimselerden yalancı ve dalaverecilerin ayrılıp ortaya çıkacağı bir takım işlerle sizleri denemeden başıboş bırakılacağınızı mı sandınız? Buyuruyor. Cihat edenler, Allah’tan, peygamberden ve müminlerden başkasını sırdaş edinmeyenler, açıkta ve gizlide Allah ve resulüne olan sevgilerinde samimidirler. Müminler haricinde hiç kimseyi dost edinmezler, sırlarını açmazlar. Allah (c.c) burada iki günahtan sadece birini zikretmekle yetiniyor. Çünkü bir grubun tanımıyla karşı taraftaki dalavereci grup kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Her devirde olduğu gibi asrısaadette de dalavereci bir grup vardı. Dalavereyi iyi beceriyorlardı. Halkın yararını bahane ederek müşriklerden dost ediniyorlardı. Onlara sır verip onlarla işbirliği yapıyorlardı. Hatta ihanet planları tezgâhladıkları zaman kin ve nefret duyguları kabarıyordu. İstişareye katılmıyorlardı. Cihada çağrıldıkları zaman çeşitli mazeretler uydurarak izin istiyorlardı. İzin alamadıkları (bahane bulup izin isteyemedikleri) zaman ordunun içine fitne tohumları saçarak bozgunculuk yapıp orduda bozgun çıkarıyorlardı. Zayıf imanlı ve gevşek müminleri bu yolla ifsat ediyorlardı.

Bu dalavereci gruplar günümüzde de var. Dünya Müslümanları üzerinde yapılan hesaplara ve cereyan eden hadiselere bakıldığında memleketini satan, milletine ihanet eden, halkını çeşitli desise ve dalaverelerle aldatan, ihanet içinde birçok hain lider, devlet erkanı, şahsiyetsiz yetkili ve etkili kimseler görülür. Bu dalavereciler geçmişte olduğu gibi günümüzde de varlıklarını sürdürüyorlar ve gelecekte de olacaklardır. Dünya durdukça da bu gruplar hakkın karşısında varlığını hissettireceklerdir.

Hz. Allah buyuruyor ki: bu iki grup birbirinden ayrılıp belli olmadan başıboş bırakılacağınızı mı zannediyorsunuz? Hâlbuki “Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” Allah kimin ne yaptığını neyi gizleyip neyi açığa vurduğunu zaten biliyor. Fakat müminlerin de bilmesi için imtihan edip açıklanmasını ve herkes tarafından bilinmesini istiyor. Nitekim Allah (c.c) başka ayetlerde şöyle buyuruyor:
“Yoksa insanlar inandık demekle bırakılıvereceklerini ve kendilerinin denenmeyeceklerini mi sandılar? Andolsun ki biz onlardan öncekileri de denedik. Allah elbette doğruları bilir ve elbette yalancıları da bilir.”2
“Yoksa Allah içinizden cihat edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?”3
“Allah müminleri oldukları halde bırakacak değildir. Nihayet murdarı temizden ayıracaktır. Allah size gaybı da bildirecek değildir.”4
“Yoksa siz sizden öncekilerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?..”5

_____________
1- Tevbe 16
2- Ankebut 2,3
3- Âli İmran 142
4- Âli İmran 179
5- Bakara 214

İMTİHAN

Hem Allah’a iman edenleri seçip kâfirleri mahvedeceği içindir bu…1
Burada Allah Müslümanlara isabet eden yara ile müdriklere isabet eden yaranın müsavi olduğunu belirtiyor. Uhud'da Müslümanlar hezimete uğradı şehit verdi, yaralanan fazla oldu. Fakat bedirde müşrikler aynı hezimete uğradı. Hatta müşriklerin hezimeti daha büyük oldu. Bedirde müşriklerden 70 kişi öldü, 70 kişi esir oldu, çok kişi yaralandı, malları ganimet olarak alındı Uhud ta ise ensardan 70 kişi muhacirlerde de 5 kişi olmak üzere 75 kişi şehit olmuştu 70 kişi yaralanmıştı esir ise hiç yoktu.
Bedirde Müslümanların zaferi, Uhud ta da önce Müslümanlar tam zafere ulaşmışken okçuların emre itaatsizlik etmeleri neticesinde müşriklerin zaferi ile sonuçlanmıştır.

Resul-ü Ekrem (s.a.v) 50 okçuyu Uhud da bir geçide yerleştirdi ve onlara şöyle söyledi: “biz zafere ulaşsak ta hezimete uğrasak ta size haber verilinceye kadar siz yerinizden ayrılmayın.” Diğer bir ifadeyle 2. bir emir gelinceye kadar yerinizden ayrılmayın denişti. Okçular müşriklerin dağıldığını görünce ganimet hırsı ile yerlerini terk ettiler. Başlarında bulunan Abdullah b.Cübeyr'i de dinlemediler.

Abdullah B.Cübeyr’in “geri dönün Resulüllah’ın ne olursa olsun ayrılmayın demişti” sözüne kulak asmadılar. Ama cezası ağır oldu.

Emre itaatsizlik onlara hezimeti getirdi. Resulüllah’ın ve başlarındaki kumandan emrine muhalif davranışa ve kendi aralarındaki bozguna muvafık bir ceza olarak Allah’ın değişmeyen kanunlarından biri daha tahakkuk etti. Zafere doğru giden yol hezimete dönüverdi. Yine Allah’ın değişmeyen kanunlarından biri daha tahakkuk ediyordu. Buradaki kanun da günlerin insanlar arasında dönüp dolaşması idi.
Bedir' de Müslümanların zaferi Uhud’ ta müşriklerin zaferi yahut Uhud ta önce Müslümanların sonra müşriklerin zaferi takdiri ilahinin tecellisidir.
Kötülüklerin keşfedilmesi karanlıkla aydınlığın ayrılması gibi Müslümanların arasında münafıkların açığa çıkması da bu kabil bir hadisedir.
Ayet-i kerime şahadetten bahsederken şöyle devam ediyor “...ve içinizden şahitler edinmesi içindir bu...” bu tabir çok derin ve müthiştir. Şehitler seçkin kullar oldukları için Allah onları mücahitler arasından bizzat seçer ve kendisi için alır. Şahadet şerbeti içmek bir musibet veya bir kayıp değil, bilakis bir hususiyet, bir safiyet ve seçkinliktir. Allah onları seçmiş ve kendisine yaklaştırmak için de şehitliği nasip etmiştir. Sonra onları insanlığa gönderdiği haline şahit ediniyor. Onlar da bu şahitlik görevini hakkıyla ifa ediyorlar. Zoraki bir durum olmadan şüphesiz, kavgasız, Allah tarafından gönderilmiş hak din olduğuna inanır şahadet.

Kelime-i tevhidi Kelime-i Şahadeti söyleyen herkes Şahitlik etmiş olamaz. Şahitliği gerçek manada yerine getire bilmek; şahadetin gereğini yapmakla mümkündür. Bu da Allah’tan başkasını rab edinmemek, Allah’tan başka kanun, Nizam, Sistem, Doktrin vs. kabul etmeyip reddetmektir. Bu ayetin en belirgin özelliği kullar için Şeriat, Kanun ve nizam koymaktır. Kulluğun en belirgin özelliği ise, Allah'ın koyduğu Kanuna uymaktır.
Şahadetin gereği yeryüzünde ya1nız bir tek plan Allah’ın hâkimiyeti için cihat etmektir.
Resulüllah’ın tebliğini olduğu gibi Allah’ın insanlık için murat ettiği Resulüllah’ın tebliğ ettiği insan hayatında gücünün istisnasız tamamını tasarruf edebileceği bir nizamı yeryüzüne hâkim kılmak için cihat etmektir.
Şahadetin iktizası Allah yolunda ölmektir. İşte o zaman mümin şehit olur. Allah onun bu şahadetinin edasını ister, o da bunu canını feda ederek yerine getirir. Bu Allah’ın takdiridir.
“...Allah zalimleri sevmez.” kur’an da zulmün çeşitleri çoktur. ancak burada zulümden maksat şirktir ki bu da zulümlerin en büyüğüdür.
“şüphesiz ki, en büyük zulüm şirktir.” İbni Mesut’tan Buhari ve Müslim rivayet ediyorlar; İbni Mesut şöyle diyor: “Resulüllah’a en büyük günah nedir” diye sordum. O da: “Seni yarattığı halde Allah’a ortak koşmandır.”buyurdu. Ayetin akışı içerisinde Allah müminleri şahit tutup zalimleri sevmemesine hemen bir açıklama getiriyor. “iman edenleri seçip kâfirleri mahvetmek için…”
Buradaki “seçmek” sözcüğü açıklamak, günahlardan temizlemek, vicdanların derinliklerini keşfedip, kalplerde gizli olanı açığa çıkarmaktır.
Allah müminleri beşeriyete kumanda etmek ve yeryüzünde Allah’ın emrinin (dinini) hâkim kılmak için seçmiştir. Seçmek Uhud ta ki hadiselerde açık ve net bir şekilde tezahür etmiştir. Münafıkların ayrılması içinde ganimet hırsı olan okçuların ganimet için yerlerini terk etmeleri vs. müminleri iyice berraklaştırmıştır.
Kâfirleri mahvetmek, Allah’ın değişmeyen kanunudur. Hak ile batılı ihlâslı ve samimi grubu seçerek hakkı yüceltmek ve bu grup vasıtasıyla kâfirleri helak etmektir.

Allah içinizden cihat edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Ant olsun ki siz ölümle yüz yüze gelmeden önce onu temenni ediyordunuz, işte şimdi onu ayan beyan gördünüz.”2
Allah yolunda Cihat etmeden.,, zorluk, sıkıntı ve savaş meydanında zahmete katlanmadan cennete girmenin mümkün a1acağınımı sanıyorsunuz. İla-i kelimetullahı? İslam sancağını yüceltmek için cihadın hakkını vererek cihat etmeden cennete girmek mümkün değildir. Cennete girmek ancak cihatla ve sabırla mümkündür. Cihadın alanı geniş ve çeşidi de çoktur. Siyasi, İçtimai, iktisadi, Askeri, Sınaî ve nefsi cihatlar bunlardan bazılarıdır. Cihat, Meydanlarda şartlara göre (Günün Şartları hangi alanda mücadeleyi gerektiriyorsa o meyanda) cihat etmekle, özellikle gençlik çağında yararlı sosyal faaliyette bulunmakla mal sevgisiyle dünya sevgisiyle mücadele etmekle mümkündür.
Bu yoldan hareketle önce bunları cihatta bir tecrübe ve ameli bir imtihan olarak kabul edip cihat etmek sonra da belaların sağanak halinde yağmasına, cihadın külfetine ve meşakkatine, belalara mukavemet etme noktasında sabretmek… Bunlar bizzat Kur’an ın naslarındandır.
“Allah sizden cihat edenleri... Ve sabredenleri belirtmeden…”
Müminin yalnız cihat etmesiyle de işler bitmiyor. Aynı zamanda bu davanın meşakkati ve külfeti karşısında sabır şartı vardır. Bu dava sabredilmesi gereken diğer meşakkatlerin yanında çok daha sönüktür.
Yükümlülüklerini eda etmek, her getirdiği bela ve musibetler karşısında göğüs germek, zahmetine ve çilesine karşı mukavemet etmek ölümü düğün bayram gibi gülerek karşılamak için sabır.,.
Hazarda iman ufkuna doğru yol alma meşakkatine… Tasavvur ve gidişatta imanın iktizasını yerine getirme meşakkatine… İnsanın benliğinde ve günlük hayatında, müminin karşılaştığı diğer kimselerin zaferine karşı sabır... Yolun uzaklığına, engellerin çokluluğuna, meşakkatlerin fazlalığına karşı sabır. İnsan nefsinin zorluklardan, darlıklardan, çarpışmalardan ve zahmetlerden kaçıp rahat etmeyi arzulamasına karşı sabır…
Harp meydanlarında cihat, zorluklarla tıkalı yolda karşılaşılan - hayallerle laflarla ulaşılmayacak olan cennet yolunda karşılaşılan - biricik engeldir.
“Ant olsun ki siz, ölümle yüz yüze gelmeden önce onu temenni ediyordunuz, işte şimdi onu ayan beyan gördünüz.”
H z.. Hasan’ın şöyle söylediği rivayet edilir. 'Aldığım habere göre resulallah’ın ashabından bazıları (Resulallah ile birlikte savaşarak ölümle karşı karşıya gelsek şöyle şöyle yaparız) demişler"
ibni Abbas Şöyle dedi Allah Resulallah vasıtası ile bedir şehitlerinin mükafat ve faziletini haber verdi. Buna gıpta eden Müslümanlar savaşta şehit olmayı Bedir şehitlerinin yanına gitmeyi arzuladılar. Allah onları ölümle karşı karşıya getirerek imtihan etti. şehit olmayı arzu etmelerine rağmen bu sözlerinde sadakat gösterememiş Uhud dağına tırmanıp kaçmaya başlamışlardı. Hz. Peygamber (s.a.v) çağırdığı halde geri bile dönüp bakmamışlardı. Bunların arasında Medine’ye kaçanlar bile vardı.
Bir ara Hz. peygamberin ölümü ifşa edildi. Bu söylenti nedeniyle münafıklar ipe sapa gelmeyen sözler sarf ediyorlardı. Mümafıklardan bazıları "Muhammed eğer Peygamber olsaydı öldürülmezdi" diyorlardı. Bazları da Ebu Süfyan’dan güvence a1mak için Abdullah ibni Übeyy’e e1çi o1arak gitmesini isteyen var mı? Diyorlardı. Resulüllah’ın ö1üm ifşasını duyduktan sonra birkaç şahabı savaşı bırakıp oturmuşlardı, bedir savaşında Medine de kalan Bedir harbine iştirak edemeyen Nadir b. Enes Uhud savaşından önce “düşman karşısına bir çıkalım neler yapacağım” diyordu ve Uhud da büyük kahramanlıklar yapmıştı şehit oldu göğsünden 80 küsur ok, mızrak, kılıç yarası almıştı. Onu kimse tanıyamadı sadece kız kardeşi parmağındaki izden tanımıştı. “Bu Nadir b. Enes’tir” demişti.
Nadir b. Enes o oturan sahabelere niçin oturuyorsunuz diye Sordu. Onlar Resulüllah öldü dediler. Nadir b.Enes “Resulüllah öldü ise siz niçin yaşıyorsunuz kalkın siz de onun gibi ölün. Onun olmadığı dünyayı ne yapacaksınız” diyerek onları hem iğnelemiş, hem de cesaretlendirmişti.3
Evet, sözünde sadakat gösteren çok az kişi kalmış Etten kemikten kale yapmış düşmandan gelen oklara, mızraklara, kılıçlara karşı Resulüllah’ı korumuşlardı.

Resulülallah ın öldüğü haberi yayılınca din ve vadinde sadakat gösteren bir kısım sahabe bizde burada ölelim,
Doğranalım onsuz hayatı neyleyelim diyerek Nadr B.Enes gibi düşman karşısında sonuna kadar çarpışmışlardı.

Zafer ve hezimetin at başı gittiği halde Hz. Peygamberin emrine itaatsizliğin ve nefsin arzularına uyarak hareket etmenin neticesi meydana gelen mağlubiyetten arta kalan bir çok manzara vardır Uhud ta… bu savaşta yüksek tepelerle alçak kuyular, iman tarihinin kahramanlık numuneleri ile nifak – Abdullah İbni Übey İbni Selül ve onun ihanet şebekesi gibi – ve hezimet tarihinin aşağılık timsalleri yer almaktadır.

Ayet-i Kerime buna işaret ederek ölümü ayan-beyan gördünüz kardeşleriniz aranızda -gözlerinizin önünde- öldüğünü görünce ondan kaçtınız buyurarak onların vadini hatırlatıyor ve terbiye makamında müminleri irşad ediyor.

________________________
1- Âli İmran 141
2- Âli İmran 142,143
3- tecridi sarih

İMTİHAN VE NETİCENİN İZHARI

Ant olsun ki, içinizden cihat edenlerle sabredenleri belirleyinceye kadar ve haberlerinizi açılayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.1

Allah mücahitleri ve sabredenleri belirlemesi için İslam ümmetini imtihan edeceğini beyan ediyor. Münafıkların durumlarını, içinde bulundukları gizli halleri açığa çıkarıp Müslümanlara karşı besledikleri kin ve nefreti açığa çıkarıyor. Müslümanların içinde de cihat edenlerin ve sabredenlerin belirlenmesi için imtihana tabi tutuyor. Bu imtihandan sonra herkesin durumu belli olacak. Sıfatlarda karanlık hiçbir şey almayacak. Zayıfların ve çığırtkanların hatta münafıkların gizli hiçbir şeyleri kalmayacaktır. Allah ruhların ana yapısını bilir gizli kapalı her noktasını görür. Ancak insanlar Allah’ın bildiği gizli hakikatleri bilemiyorlar. Bu hakikatleri onlarında bilmesi tanıması ve yakinen fark ederek idrak etmesi gerekir. Sıkıntı ve zorluklarla imtihan nimet ve meşakkatlerle, bolluk ve darlıkla, sevinç ve kederle tecrübe… Bütün bunlar ruhların özünde gizli olan, sahiplerinin dahi bilmedikleri noktaları açığa çıkarır.

___________________
1- Muhammed 31

UMUMİ SEFERBERLİK

İsteyen, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın. Allah yolunda malınızla canınızla cihat edin. Bilseniz bu sizin için ne kadar hayırlıdır.1

Savaştan geri kalanlar kınandıktan sonra bu ayette genel ve kapsamlı bir emirle savaşa çağrılıyor. Gerek hafif gerek ağır olarak hepiniz savaşa çıkın diye emrediyor. Hafiflik ve ağırlık hoşunuza gitsin yada gitmesin, kolay veya zor, genç ve ihtiyar, evli ve bekar, işsiz ve çalışan, zengin ve fakir, vasıtalı ve vasıtasız, ağır silahlı ve hafif silahlı, azlık ve çokluk, hasta ve sıhhatli, kendi durumunuz ve silah durumunuz ne olursa olsun savaşa katılabilecekseniz, yani şer’i bir özüre sahip değilseniz, savaşa katılabilenleriniz topyekun katılsın. Seferberlik ilan edildiğinde bütün kuvvetlerin akın akın çağrılan yere gitmeleri gerekir.

Allah yolunda hep birlikte savaşa çıkın. Her halükarda savaşa katılın gücünüz yettiği kadarıyla savaşa çıkın. Yalnız malıyla katılabilecekler yalnız malıyla katılsın, yalnız canıyla katılabilecekler yalnız canıyla katılsınlar. Her ikisiyle savaşa katılma imkânı olanlar her ikisi ile katılsınlar. Zira bu bir farzdır.

Mal ile cihat iki türlüdür: Birincisi malını savaşta kendisine lazım olacak vasıta, silah, alet ve edevat, araç gereç, erzak vs. gibi levazım ve mühimmata sarf etmektir. İkincisi ise diğer mücahitlerin ihtiyaçlarına harcamaktır. Can ile yani bizzat katılabileceği cihat ise türlü türlüdür. Bizzat savaşa katılıp cephede savaşmak, savaşa katılacak olanları bilgilendirmek için eğitimcilik görevini ifa etmek, cihadın ahkâmını ve önemini anlatmak, bu konuda Allah’ın emirlerini talim etmek, komutan olarak bizzat savaşı yönetmek, savaşın durumuna göre strateji hazırlamak, düşmanın harekâtı, ihtiyaçları ve fazlası, eksikler hakkında bilgi toplamak için istihbarat görevi yapmak, savaş hakkında kendi bildiklerini ve tecrübelerini ilgililere bildirmek, ila-i kelimetullah uğrunda hakkı öğrenip öğretmek ve Allah için bu konularda çeşitli hizmetler yapmak. Hasılı Müslümanları güçlü kılacak ve düşmanı vahamete ve şüpheye düşürecek her türlü çaba ve gayret bizzat savaşa atılmak sayılır. Bu gibi işleri yaparken cebinden harcadığı para da mal ile cihattır. Allah rızası için çaba harcamak, Müslüman ın tembelliğine ve ataletine karşı rahatına düşkünlüğüne karşı bir fedakârlıktır. Malını bu uğurda harcaması da mala mülke ve dünya metaına karşı olan ihtiraslarını yenmeye yönelik bir fedakârlıktır.

Bugün devletlerin olası saldırılara karşı korunmak amacıyla savunmaya bütçelerinden çok büyü ölçüde paylar ayırmaları ve yeterli ölçüde asker ve silah hazır bulundurmaları da bunun önemini bildirmektedir. “Eğer bilirseniz, bu sizin için çok daha hayırlıdır.”

Samimi müminler bu hayrı idrak ettiler ve savaşa çıktılar. Hiç biri mazerete sarılmadılar, hiçbir mazeretin arkasına da sığınmadılar. Çeşitli engeller konduğu halde severek cihat ettiler. Bunun üzerine Allah, onlara, yeryüzünü ve insanların kalplerini açtı. Allah’ın sözünü onlarla ve onları da Allah’ın sözü ile aziz kıldı… Ve fütuhat tarihinde görünen mucizevî hadisleri onlara elleriyle gerçekleştirdi.
_______________________
1- Tevbe 41
VAR GÜCÜNLE SAVAŞ

Sen kâfirlere uyma onlara karşı olanca gücünle cihat et.1

Kâfirlere uyma, onlara itaat etme, onlara tabi olma, onlara karşı bütün silahları kullanarak büyük bir cihat aç. Her zaman ve her çağa uygun bir cihatla karşılarına çık. Aynı şekilde dinin idarecileri ve ümmetin fertleri de kâfirlere karşı bütün silahlarla cihat etmelidirler. Çağın gerektirdiği bütün silahlarla en iyi şekilde cihat etsinler. Gerek soğuk ve gerekse sıcak savaşta çağın en iyi en silahlarını kullanın. Askeri, siyasi, ticari, iktisadi, sınaî, bütün güçlü silahların en mükemmeline siz sahip olun ve onlara karşı hem caydırıcı olun hem de “ilayı kelimetullah” Allah’ın kelimesini yüceltmek ve yükseltmek için büyük bir cihatla, olanca gücünüzle cihat edin. Kâfirlere itaat edip onlara karşı cihat etmeyenlerin vay haline…

MÜCAHİT KENDİSİ İÇİN CİHAT EDER

Kim cihat ederse ancak kendisi için cihat etmiş olur. Çünkü Allah bütün âlemlerden müstağnidir.2

Allah yolunda Allah’ın dinini yüceltmek için cihat edenin çabaları sırf kendisi içindir. Kendi hesabına kendi menfaatine ve kendi hayrınadır. Çünkü o mücahedenin karşılığı ve faydası Allah’a değil kendisine ait olur. Allah hiçbir şeye ve hiçbir kimseye muhtaç değildir. Cihat mücahitlerin kalbini ve ruhunu ıslah eder, düşünce ufkunu yükseltir, nefis ve mal ile cimriliğin üstüne çıkarır ve daha üstün meziyetler ve kabiliyetlerle harekete geçmesini sağlar. Bütün bunlar dünya ve ahirette kurtuluşa vesiledir. Dünyadaki kurtuluş; Allah’ın yardımıyla elde edilen muzafferiyetle zafer ve hürriyetin güzelliklerine ulaşmaktır. Ahiretteki kurtuluş ise altından ırmaklar akan cennetlerde rızıklandırılırlar ve onlar orada ebedi kalırlar.
Şüphesiz Allah’a insanların cihadından hiçbir şey erişemez. Çünkü Allah’ın güçsüz ve zayıf beşer gücüne ihtiyacı yoktur. Ama hak Teâlâ Fazl-u inayetinden dolayı cihada çıkan kişiye yardım etmekte ve onu yeryüzünün halifesi kılara ahirette sevabına nail edip mükâfatlandırmaktadır.

Bizim uğrumuzda cihat edenleri elbette (razı olduğumuz) yollarımıza eriştiririz. Şüphesiz ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.3

Şüphesiz ki Allah yolunda mallarıyla canlarıyla veya güç yetirebilecekleri her şeyle cihat eden kimseleri Allah doğru yola iletecek ve iyi işler yapmakta onları muvaffak kılacaktır. Allah onları koruyup gözetecektir ve rableri onlarla beraberdir. Bu kutsal beraberlik ve Allah’ın yakınında bulunmak ne büyük bir lütuftur.

_______________________
1- Furkan 52
2- Ankebut 6
3- Ankebut 69

YAKIN DÜŞMAN

Ey iman edenler kâfirlerden size yakın olanlarla savaşın. Sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah takva sahipleriyle beraberdir.1

Bu ayet cihat hareketinin projesini çiziyor ve nerelere kadar uzanacağını belirtiyor. Bu projeyi ve mesafeyi Resulüllah (s.a.v) takip etmiş, ondan sonra gelen dört Raşit halife aynı yolu izlemiştir. İslam fütuhatı bu stratejiyi takip etti hep… Önce İslam diyarlarına yakın olanlarla karşılaştı. Sonra merhale merhale dışa doğru yayıldı. Hudutlar birbirine eklendi. Birden bire İslam ülkesi her yanda parıldayan birbirine tutkun uyanık kitle haline geldi. Bundan sonra parçalanma ancak yapmacık hudutlar konup, aileler saltanatı, ırklar hâkimiyeti yerleştirilince başladı. Bu parçalayıp bölme metodu, bu dinin düşmanlarının takip ettikleri bir taktiktir. Hala da bütün güçleriyle aynı taktiği uygulamaya devam ediyorlar. “Böl parçala yut” taktiği… Hâlbuki İslam âleminde yaşayan Müslüman milletler arasındaki renk, cins, dil, ırk ayrılıklarına rağmen tek hudut içinde tek bir ümmet olarak sarılmadıkları, tek bir sancak altında toplanmadıkları takdirde güçsüz kalıp ezilmeye mahkûmdurlar.

“Ey iman edenler kâfirlerden size yakın olanlarla savaşın…”

Zarar yakından gelir. En yakın tehlike demek olan yakın düşmanları bırakıp ta uzaktaki düşmanla uğraşmak savaşın mantığına ve hikmetine de aykırıdır. Ayrıca kâfirlerden Müslümanlara yakın olanlarla savaşmak emriyle karşılaşıyoruz burada… Müslümanlara tecavüz edip etmemeleri, İslam diyarına saldırıp saldırmamaları söz konusu edilmiyor hiç…

Bu emir cihatla ilgili en son hükümdür. Cihat prensibinin ana yayılış umdesini de bu emir teşkil eder. Nihai hüküm olan bu ayeti daha önce nazil olmuş olan ayetlerle bağlamaya çalışmak hata olur. Ve İslam hukukunda cihat gerektiği şekilde anlaşılamaz. Oysa bu hüküm hem mutlakıyet ifade ediyor, hem de en son nazil olan hükümdür.

“Sizi kendilerine karşı sert bulsunlar”
Diğer hususlarda iman ve İslam’ın inceliğini, zarafetini korumakla birlikte savaş konusunda ararlı, azimli, tavizsiz ve kati bir tutum bulunduğunu görüp anlasınlar. Azim ve metanet sahibi sağlam ve hazırlıklı olduğunuzu hissettirin onlara ki, yürekleri kopup ağızlarına gelsin… Rahatlığın verdiği gevşeklik insanın bilgi ve idrak kabiliyetini yok eder. Hayat enerjisini harekete geçiren de bu kabiliyettir. Tehlikelerle karşılaşmak insan ruhundaki gizli enerjiyi harekete geçirir, adalelere güç verir. İhtiyaç anında kendisini gösteren kabiliyetleri açığa çıkarır.

_____________________
1- Tevbe 123

ÜSTÜNKEN SULH İSTEMEYİN

Sakın gevşemeyin, üstün olduğunuz halde sulha davet etmeyin. Allah sizinle beraberdir. O (c.c) amellerinizi asla eksiltmez.1

Bu ihtar Müslümanlar arasında cihadın yorucu mükellefiyetlerine, ağır meşakkatlerine dayanamayan ve onlarla karşılaşınca azimleri kırılarak gevşeyen, barış arzu eden savaşın acılarından kurtulmak için mütareke isteyen bir takım fertlerin buluna bileceği ima edilmektedir.

İslam terbiyesi insanın fıtratında yer eden bu gibi duygu ve düşünceleri tedavi eder. Sakın hâ! Gevşeklik edip zayıflık göstermeyin, alçaklık edip hor ve miskinlikle barışa yalvarmayın. Siz böyle bir teklifle düşmanın karşısına çıkmayın.

Siz hem akide hem de hayat görüşü bakımından sistem ve onlardan üstünsünüz siz üstünsünüz, çünkü yücelerin yücesiyle bağlantınız var. Siz gaye bakımından, edep bakımından, ahlak ve şuur bakımından, sistem ve nizam bakımından, düşünce ve hareket bakımından kuvvet yardım bakımından onlardan üstünsünüz.

Çünkü en büyük kuvvet, kuvvetlerin kuvveti sizinle beraberdir. O halde siz yalnız değilsiniz. Yanınızda cebbar ve kahhar olan yücelerin yücesi güçlülerin güçlüsü Allah var. Sizin yardımcınız O, sizi savunan O, Allah sizinle beraber olduktan sonra düşmanlarınızın ne önemi kalır. Yaptığınız her hareketin verdiğiniz her fedakârlığın başınıza gelen her musibetin hesabı görülecek, karşılığı verilecek ve hiçbir şey eksik kalmayacaktır. O amellerinizi asla eksiltmez. Her şeyin neticesini ve mükâfatını size ulaştırır. Öyle ise neden gevşeyecek neden zayıflık gösterecek ve barışa çağıracaksınız. Sizin üstün olduğunuzu bildiren kim? Allah… Sizinle beraber olan kim? Allah… Ve O sizin yaptıklarınızdan hiçbir şey eksiltmez. İkram görürsünüz, mükâfat görürsünüz.

___________________
1- Muhammed 35

İNANANLAR ÜSTÜNDÜR

Gevşemeyin, üzülmeyin, inanıyorsanız mutlaka en üstün sizsiniz.

Hz Allah Uhud taki hezimetten dolayı Müslümanları teselli ediyor.
Hezimete uğradığınızdan dolayı gevşemeyin. Savaşta verdiğiniz şehitlerden dolayı üzülmeyin. Allah’ın yardımı sizinle olduğuna kalpten ve samimi olarak inanıyorsanız en üstün sizlersiniz.

Sizin durumunuz onların durumundan çok daha üstün ve yücedir. Zira siz bedir de onlara galip geldiniz. Onların ölüleri ile, esirleri ile, yaralıları ile, aldığınız ganimet malları ile, uğradıkları hezimeti Uhud da aldıkları galibiyet bile onlara unutturamaz. Siz şan ve şeref bakımından üstünsünüz ve sizin haliniz onların halinden çok daha hayırlıdır. Çünkü siz hak üzeresiniz. Allah için, ila-i kelimetullah için savaşıyorsunuz. Onlar ise batıldır. Şeytan için, küfrün ilası için savaşıyorlar. Sizin ölüleriniz cennettedir. Onların ölüleri ise cehennemdedir. Sizin maddi kaybınızda da kazancınızda da mükâfat vardır. Onların ise azap vardır. Sizin akideniz üstündür. Çünkü siz Allah’a secde ediyorsunuz. Onlar ise Allah tan başkasına tağuta secde ediyorlar. Sizin yolunuz yücedir. Çünkü siz Allah’ın nizamına, şeriatına inanıyorsunuz. Onlar ise beşeri sistemler doktrinlere inanıyorlar. Sizin devriniz yücedir. Çünkü siz bütün beşeriyete, bütün insanlığa rehbersiniz. Onlar ise haktan sapan yolunu yitirmiş yol kaçkınlarıdır. Sizin yeriniz yücedir çünkü bu yeryüzünün verasetini Allah size vaat etti. Onlar ise yokluğa gömülüp unutulmaya terk edilmeye mahkûm olacaklardır.

Eğer siz hakikaten inanı yorsanız en üstün sizlersiniz. Gerçek manada hulûs-ü kalp ile inanı yorsanız hezimete uğradığınızda üzülmeyin galibiyet ve mağlubiyet – hezimet ve zafer – Allah’ın değişmeyen kanunudur. Cihat ve çalışmalarınızın sonunda ahiret mutluluğuna erebilmeniz için azim ve inancınızı asla yitirmeyin.

____________________
1- Ali İmran 139

KÂFİRLERİN BOYNUNU VURUN

Küfredenlerle karşılaştığınız da onların boynunu vurun. Nihayet onlara üstün geldiğiniz zaman da esir alın savaş sona erince de onları ya karşılıksız veya fidye mukabili salıverin. Eğer Allah dileseydi onlardan intikamını alırdı. Fakat kiminizi kiminizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince onların amellerini boşa çıkarmaz.1

Burada kast edilen karşılaşma somut bir anlamdaki karşılaşma değil, savaş meydanında harp için karşılaşmadır.

Ayetteki “إثْخَان” (ihsan) da kuvvetlice vurmak, yere sermek, gücünü kırmak manasındadır. Öyle bir vuruş ki bir daha kendine gelemeyip te hücuma geçemesin, savunma pozisyonu olmasın. Ancak o zaman dilenen kimse esir alınır ve sıkı sıkıya bağlanır. Ama düşman hala kuvvetli ise o zaman esir almayıp öldürmek gerekir. Çünkü tehlikeyi atlatmak için tek yol budur.

Bu ayet Bedir savaşında Müslümanların fazla esir almaları konusunda Allah’ın sevgili peygamberimizi azarladığını belirten enfal suresindeki “yeryüzünde savaşırken düşmanı yere sermeden esir almak hiçbir peygambere yaraşmaz.”2 ayeti ile aynı manayı ifade ediyor. Bir bakıma birbirini tefsir ediyor.

Her şeyden önce düşmanı yenmek, gücünü kırmak, kudretini silmek gerekir. Ancak o zaman esir alınabilir. Bunun hikmeti ise açıktır. Bir kere İslam’a karşı tecavüzkâr hareket eden kuvveti ortadan kaldırmak savaşın birinci hedefidir. Hele İslam ordusu sayı ve güç bakımından az olduğu zamanlarda bu daha da önem kazanır. Haddizatında düşmanın kuvvetini kırmak ve onu geri püskürtmek, saldırı imkânından mahrum bırakmak için bu hüküm her zaman geçerlidir.

İslam herhangi bir geçerli sebep olmadan ne ehli kitapla ne de müşriklerle savaşmaz. İslam’ın savaşmak için en geçerli sebebi, davet yaparken karşı direniş veya davetçilere tecavüzde bulunulursa dini hürriyet ilkesini yerleştirmek, İslam davetini koruyup saldırılardan muhafaza etmek için savaşır. Kendisine veya davetçisine yapılan herhangi bir tecavüzü savaş sebebi sayar. Kaldı ki İsrail’in, Amerika’nın yaptıkları saldırılar savaş sebebi değil, zaten bizzat savaştır. Ancak ne gariptir ki hiçbir Müslüman ülke; “Bu saldırı bizzat bana yapılan bir saldırıdır” deyip karşı çıkmadı. Ve bu saldırılarda hedef asker değil sivil halk ve çocuklar olmuştur. Bunun vebalinden de kurtulamazlar. Hele Türkiye… Lübnan’ı ve Irak’ı bombalayan uçakların incirlikten kalkmış olması daha da acı…
“… Eğer Allah dileseydi onlardan intikamını alırdı. Fakat kiminizi kiminizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince onların amellerini boşa çıkarmaz.”

Hak Teâlâ kâfirlerin başını vurmayı, onları esir almayı ve mağlup etmeyi emrederken müminleri sadece kendi kudretinin bir vasıtası olarak kabul etmektedir. Şayet Allah dileseydi kâfirlerden açıkça intikam alırdı. Nitekim daha önceki kâfirlerin bir kısmını tufanla, bir kısmını öldürücü rüzgârla, bir kısmını da çığlıkla yok edivermişti. Hatta bunu dışında bir başka sebeple de yok edebilirdi. Ama Allah müminler için hayır diliyor ve onları terbiye ediyor, imtihan ediyor. Islah ederek büyük sevap kapılarını önlerine açıyor. “Allah yolunda öldürülenlere gelince onların amelleri boşa çıkmaz.” Boşa çıkmaz onların amelleri. Çünkü değişmez gerçeklere bağlı dosdoğru yolda yapılmış amellerdir. Allah yolunda çalışanların amelleri her türlü aşırılıktan sıyrılmış olduğu için ve o yol temizlik, hidayet ve itaat yolu olduğu için bu yoldaki çalışmalar boşa çıkmaz. Allah onları hidayete eriştirecek ve durumlarını düzeltecektir.

Allah; uğrunda öldükleri rableridir. Şehit olduktan sonra da kendilerine durumlarını düzelteceğini, ruhlarını temizleyeceğini, kendi nuruyla aydınlatacağını vâd etmiştir.

İmam-ı Ahmet b. Hambel müsnedinde Kays tan mervi (Kays sahabedendir) bir hadis-i şerifte şöyle der: Resulüllah (s.a.v) buyurdu:
“Şehide altı haslet verilir.
1- Daha kanı damlar damlamaz bütün hataları (günahları) bağışlanır.
2- Cennetteki yeri gösterilir.
3- Seçkin hurilerle evlendirilir.
4- Büyük dehşet günü (kıyamet günü)nün sarsıntısından emin olur.
5- Kabir azabından kurtulur.
6- Kendisine iman elbisesi giydirilir.”

Bu hadiste görülüyor ki şehit cennetteki yerini görecektir. İşte Allah’ın kendi yolunda şehit düşenlere cenneti budur.

_______________________
1- Muhammed 4
2- Enfal 67

ŞEHİTLER ÖLMEZ

Şehitler ölmezler. Onlar, sadece zahiri olan bizim gördüğümüz âlemden ayrılırlar. Fakat bizim künhünü bilmediğiniz anlayamadığımız bir âleme giderler. Onlar, Rablerinin kendilerine vermiş olduğu yüksek mertebe ve güzel rızıklardan dolayı sevinçlidirler. Dava kardeşlerinden henüz şehit olamamış olanlara hazırlanan makamları(Cennetteki yerlerini)görünce sevinirler ve onlara müjdelemek isterler. Onlar, aramızdan ayrılmıştırlar ama bizimle irtibatlıdırlar. Bizim bilmediğimiz bir hayatla diridirler.

Şehitler diridirler!. Çünkü dava kardeşlerinin gönlünden hiç çıkmazlar. Davaları uğruna verdikleri mücadeleleri dava kardeşlerine hep öncülük eder, örnek olur. Diridirler... Çünkü onların şahadetiyle davaları büyük ölçüde genişler yayılır. Onların şahadeti davalarının kitlelere yayılmasına vesile olur. Kitlelerde bir yankı meydana getirir. Diridirler... Çünkü topluluklarda büyük bir tesir bırakırlar. Toplulukların gönlüne tesir eder davalarına daha sıkı sarılmalarını sağlar. Diridirler... Zira onlar, diğer cenazeler gibi yıkanmazlar. Çünkü yıkanmak temizlik içindir. Onlar zaten temizdirler. Onların kanları da temizdir. Allah katında miskten daha değerlidir. Diridirler... Zira şehitler kefenlenmezler. Onlar, yaşarken giydikler elbiselerini ölürken de giyerler. Çünkü onlar Öldükten sonra da yaşarlar.

Onların şahadeti arkada bıraktıklarında büyük tesirler bırakır ve öldükten sonra da tesirli bir faaliyet unsuru olarak kalırlar. Bu da bir ha¬reket ve faaliyet şeklidir. O bakımdan insanlar arasında yaşarlar. İşte asıl ölmezlik budur. Bunun dışında bizim bilmediğimiz mahiyetini ancak Allah'ın bildiği hikmetlerle onlar diridirler. Allah (c.c):"Onlar diridirler. Fakat siz bilemezsiniz," buyuruyor. Evet, biz bilemeyiz Allah bilir. Bu hayatın gerçek mahiyeti bizim beşerî idrakimizin üstündedir. Ama onlar muhakkak diridirler. Bu nedenledir ki, ayrılışları geride kalanlara zor gelmez. Yalnız diri olmakla kalmayıp indallahta on iyi mükâfatla, peygamberlerden sonra en yüksek rütbe ile taltif edilmişlerdir. Hz. Resul-ü Ekrem (SAV): “Cennete giren hiç kimse yeryüzünde bazı- şeyleri de olsa, tekrar dünyaya dönmek istemez. Fakat şehitler müstesna. Onlar tekrar dünyaya döndürülüp, on defa öldürülmek isterler. Zira şahadetin yücelirini görmüşlerdir,”

Evet, cennete gerdikten sonra tekrar dünyaya gönderilip tekrar öldürülmeyi tekrar gönderilip tekrar öldürülmeyi isteyenler sadece şehitlerdir

ŞEHİT KİMDİR

Kimdir şehit? .Zahiren aramızda olmamasına rağmen bu canlı şehitler kimlerdir? Allah yolanda öldürülenler... Yalnız 0’nun yolunda öldürülenler Allah'ın (c.c) bu hak dini uğrunda öldürülenler! Allah’ın gönderdiği bu hak nizam uğranda öldürülenler! Başka gaye uğruna değil, yalnız bu gaye için öldürülenler... Başka düşünceler, başka hedefler için değil, yalnız bu hedefte öldürülenler... kur’an ve ehadis gönüllerde şüphe bırakmamak için açıkça belirtiyor;

Ebu Musa el Eşarî (r.a)den: Resulüllah (s.a.v)e “Adamın birisi şecaat için birisi hamiyet için birisi riya için savaşıyor. Hangisi Allah yolundadır?"diye sordular. Resul-u Kibriya (s.a.v) buyurdu:"Kim Allah kelamını yüceltmek için savaşırsa, o Allah yolundadır.” 1
Kur'an-ı Kerim de Allah (c.c):

“Allah yolanda öldürülenlere ölü demeyin! Zira Onlar diridirler. Fakat siz anlayamazsınız,”2 buyuruyor.

Burada hak savaşında şehit düşen ölüler vardır... Allah yolunun ulu

Şehitleri... Sevimli ve yüce Ölüler... Kerim ve temiz ölüler... Şüphesiz ki Allah yolanda cihada çıkanlar, hak yolda kurban olanlar temiz ruhlu ve yüce kalpli kimselerdir. Allah yolanda öldürülenler ölü değildirler. Dudağın kıpırdamasıyla dilin oynamasıyla meydana gelen "ölü" kelimesi onları ifade etmez. Onlar muhakkak diridirler. Onlara "ölü" demek doğru değildir. Onlar muhakkak diridirler. Allah şahittir ki onlar diridirler. Fakat bu hayatın gerçek mahiyeti, bizim beşeri idrakimizin Üstündedir. Bunu ancak Allah bilir biz bilemeyiz.

________________________
1- Tecridi sarih cilt 8
2- Bakara 154

ŞEHİTLERİN RUHU

Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın! Bilakis onlar diridirler; Rablerinin yanında rızıklandırılırlar. Allah’ın kendilerine ihsanından dolayı sevinçli dirler. Arkalarından kendilerine katılamayanlara; “Korku olmadığını ve mahzun olmayacaklarını” müjdelemek isterler. Onlar Allah’tan gelen bir nimet ve daha üstün ihsan ile ve Allah’ın müminlerin mükâfatını zayi etmeyeceği müjdesiyle sevinirler.1

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın!..”
Bu ayet Uhud şehitlerinin cennetteki şu konuşmalarına işaret etmektedir. İbn-i Abbas’tan şöyle rivayet edildi: “Uhud da kardeşlerimiz yara alıp şehit düştüğünde Allah onların ruhlarını yeşil kuşların kursana yerleştirdi bu kuşlar cennet ırmaklarından içiyor, cennet meyvelerinden yiyor ve arşın gölgesinde asılı duran altın kandillerin altına gidiyorlardı. Bunlar yediklerinin, içtiklerinin ve dinlenme yerlerinin güzelliklerini görünce dediler ki; “Allah’ın bize şu yaptıklarını keşke kardeşlerimiz de bilselerdi.” Allah (c.c); “Sizin adınıza ( bu haberi) onlara ben ulaştırırım” Buyurdu ve arkasından bu ayet nazil oldu.

Allah bu ayetle müminlerin acılarını dindiriyor. Allah yolunda öldürülen, kalbinde Allah için cihat etme duygusunu ihlasla muhafaza eden, her türlü şüphe ve tereddütten sıyrılarak Allah yolunda can veren şehitlerin varacağı yeri haber veriyor. Onların diri olduklarını hayatın bütün yönlerine bütün hususiyetlerine sahip oldukların, Allah’ın kendilerine karışı olan lutfü ile sevinç içinde olduklarını açıklıyor. Ayrıca geride kalan müminleri varacakları yerin ihtişamı ile tebşir ettiklerini hayatta kalan Müslümanlar için bir araya gelip toplandıklarını da sarahaten bildiriyor. Bütün bunlar hayati özellikler sahip olanların hususiyetleri değimlidir?.. Rızıklanmak, müjdelenmek, sevinmek, tesir etmek, müessir olmak… hayati özellik değil de nedir?..
Onlar; hayattakilerle ve hadiselerle alakaları devam eden dirilerdir. Üstelik hayattakilerin ulaşamadığı Allah’ın lütfuna ulaşmış, O’nun tarafından gelen bir rızık ve menzili elde etmişlerdir.
Onlar da bizim gibi insan… Öldürülüyorlar… Fakat zahiri cephesini anlayacağımız şu hayatı terk ediyorlar… Çünkü onlar Allah yolunda öldürülmüşlerdir. Diğer ölülerden farklıdırlar. Her türlü gaye ve emellerden Allah için vazgeçip Allah yolunda hayatlarını göz kırpmadan, tereddüt etmeden feda ettiler… Ve ruhları da, Aziz olan rablerine kavuştu… Çünkü onlar bu gaye uğruna öldüler. Binaen aleyh kuvvet ve kudret sahibi olan Allah bize onların ölü olmadıklarını haber veriyor.
Ayetteki “fadl” kelimesi şümullü bir elimedir. Açıklaması ayetin devamında gelmektedir. Bir fadl ve lütuf ki, savaşta onların kardeşleri ile ilgilidir. Diğer bir fadl ve lütuf ki onların kendileri ile ilgilidir. Bu cennette onlara has bir fadl ve lütf-u ilahidir. Onlar Allah yolunda cihat edip henüz şehit olmamış kimseler hesabına sevinirler. Bunlar, geride bırakmış mücahitlerdir. Bu mücahitlere korku yoktur. Bunlar hüzünlenmeyeceklerdir. Allah’tan bir nimet ve bağış ile sevinirler. Allah’ın bu lütuf ve nimeti ne kadar düşünülse de mahiyeti kavranılamaz.
Yara aldıktan sonra, yine peygamberin çağrısına uyarlar özellikle bunların içinden iyilik yapan ve takva sahibi olanlar için pek büyük mükâfat vardır. Bir kısım insanlar müminlere: “düşmanlarınız sizin için toplandılar; Aman sakının onlardan!” Dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırmıştır ve “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” demişlerdir.2
Evet, onlar, Uhud da yara alıp şiddetli acılarla karşılaştıktan sonra Resulüllah’ın çağrısını kabul eden kimselerdir. Hamra-u’l esed de Ebu Süfyanla karşılaşmak için peygamberin çağrısına olumlu cevap veren kimselerdir. Henüz yaraları bile kapanmış değildi… Daha bir gün ence ölümden dönmüşlerdi… Canlarını kıl payı kurtarmışlardı… Saldırının şiddetinden, mağlubiyetin, ızdırabından, musibetlerin dehşetinden henüz sıyrılamamışlardı… Üstelik birçok cesur ve yiğit kahramanları toprağa gömmüş olmaları nedeniyle de sayıları azalmış ve yaralarında henüz kan fışkırıyordu… Birbirleriyle yardımlaşarak yürüye biliyorlardı…
Fakat Allah’ın Resulü onları yeni bir cihada davet ediyordu… Sadece onları… Cihada katılmamış olanların kesinlikle bu davete iştirak hakkı olmadığını belirtiyor ve onlara müsaade etmiyordu… Allah’a ihlâs ve samimiyetle teslim olan bu müminler de derhal bu davete müsbet cep veriyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki, bu davet aynı zamanda Allah’ın davetidir. Onlar; çeşitli musibetler maruz kalmışlar… Düşmana mağlup olmuş, büyük ölçüde yara almış acı görmüşlerdi… Bütün bunlara rağmen Allah’ın Resulünün bu davetine icabette asla tereddüt etmemişlerdi…
İşte bunlar işlerini sağlam ve güzel yapanlardır. İşlerini kusurlu yapmanın sonucundan kaygı duyarak Allah tan korkanlardır. Çektikleri acılara mukabil Allah için amel ve gayretlerine çok daha fazla mükâfat vardır.
Onlar ki, bir takım insanlar kendilerine “Düşmanlarınız size karşı toplandılar, onlardan korkun (savaşmak üzere onların karşısına çıkmayın)” dedikleri zaman, bu onların imanını bir kat daha arttırdı ve “Allah bize kâfidir. O ne güzel vekildir” derler.
İşte bu müthiş titretici manzara, saf parlak ve korkutucu gidiş, sadece Allah’a tevekkül ederek Ebu Süfyan’ın casuslarının kendilerini korkutmalarına, Kureyş’in kuvvetinden, kudretinden bahsetmelerine münafıkların müminleri korkutarak bu cihattan vazgeçirmeye çalışmalarına aldırmayışları, yeniden cihada seferber oluşları Allah’a ve Resulüne olan iman, ihlâs, samimiyet, sadakat ve teslimiyetin ifadesidir. İnsanların “düşmanlarınızdan sakının” demesi onların imanını arttırdı. Allah’a daha çok güvendiler. Çünkü onlar, insanlardan değil Allah’tan korkuyorlardı… Sayıları az olmasına rağmen Allah’ın rahmetine ve yardımına bel bağladılar. O nun kefaleti ile mutmain oldular ve O nun rızası için her şeylerini feda ettiler. Canlarını bile… Karşılığında da Allah’ın vadi tecelli etti.
Kendilerine hiçbir zaman dokunmadan Allah’tan bir nimet ve bollukla geri döndüler; Allah’ın rızasına uydular. Allah çok büyük fadl ve inayet sahibidir.3
Muvaffak oldular… Kötü hadiselere maruz kalmadılar… Allah’ın rızasına nail oldular… Memnuniyet ve muvaffakiyetle geri döndüler. Çünkü onlar Allah’a tevekkül etmişlerdi.
Müminler işlerini Allah’a havale edip kalben de O’na güvendikleri için kendilerine dört mükâfat vardır: nimet, lütuf, kötülüğün kendilerinde savulması ve Allah’ın rızasına nail olmak. Onlar Rablerinden hoşnut oldular, Rableri de onlardan razı olsun… İşte en büyük kurtuluş da budur.

____________________
1- Ali İmran 169,170,171
2- Ali İmran 172,173
3- Ali İmran 174

AHİRETİ SATIN ALANLAR

Casusların, münafıkların savaştan geri bırakmak için yaptıkları gayretli çalışmalara aldanan imanı zayıf Müslümanların cihat emri karşında tembelleşerek düştükleri bu bataklıktan çıkarmaya yöneliyor Hz Allah… Kalplerini uyarmak istiyor… Ebediyete doğru, Hakka doğru… Ahirete giden yolda dünya zevklerini terk etmeye davet ediyor. Ahiret hayatını satın almaya davet ediyor. Bu noktada Allah’ın eşsiz iki büyük mükâfatı bekliyor, iki akıbet bekliyor onları… ya şehit olmak yada gazi!..
O halde geçici dünya hayatı yerine ahireti tercih edenler (satın alanlar) Allah yolunda savaşsınlar. Allah yolunda öldürülse de galip gelse de biz ona büyük bir mükâfat veririz.1
Düşmana karşı hazırlıklı, korkak münafıklara casuslara karşı ihtiyatlı davranarak bölük bölük ya da top yekûn seferber olan müminler, fani dünyalarını kalıcı ahiret ve onun devamlı nimetleri karşılığında satan müminler ila-i kelimetullah, hak, adalet, üstünlük, şeref, güç ve nimet dini olan İslam’ı yüceltmek uğruna Allah yolunda Allah için savaşsınlar. Zira İslam yalnız Allah yolunda yapılan bir savaşı tanır.
Ganimet toplamak ve baskı yapma için savaş yapılmaz. İslam, şahsi veya milli şöhret kazanmak için dövüşmez! Yeryüzünü istila etmek, orada yaşayanlara baskı yapmak, sanayiye hammadde elde etmek istihsal maddesi için açık Pazar bulmak, sömürge kurmak sevdasında değildir.
İslam, bir şahsın, bir milletin, bir tabakanın, bir devletin veya bir cinsin yararı için de cihat etmez. İslam sadece Allah yolunda cihada çıkar. Evet, yeryüzünde Allah’ın kelimesini yüceltmek için Allah’ın nizamını hayata hakim kılmak için… bu nizamın gölgesinde insanlığı huzur ve saadete kavuşturmak için…
Müslüman Allah’ın nizamını hayata hâkim kılmak için, insanlar arasında adaleti gerçekleştirmek için harbe çıkar. Sonra bu ya da öldürülür. Şehit olur. Şayet Müslüman kalbinde bu gayeden başka bir gaye taşırsa buna şehit denemez. O ahirette Allah’tan bir mükâfat ta bekleyemez. Uğrunda savaşa çıktığı gayenin sahibinden beklemelidir. Çünkü onun için öldürüldü. Bu gibi kimselere şehit diyenler Allah’a bir iftira etmiş olurlar.
Müslümanlar bu şartlar altında Allah yolunda savaşsınlar. İşte o zaman iki güzel şeyden biri vardır. Ya şedit olmak, ya gazi! Yani öldürülse de galip gelse de Allah’ın Fazl-u keremine nail olur. Her iki durumda da Allah tan onlar için büyük mükâfat vardır.

______________________
1- Nisa 74

ŞEHADETİN KARŞILIĞI

Allah şüphesiz, Allah yolunda öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Tevrat ta İncil de ve Kur’an da vaat edilmiş bir hak olarak cennet karşılığı satın almıştır. Verdiği sözü Allah tan başka daha çok tutan kim vardır. Öyle ise yaptığınız alış verişe sevinin. Bu en büyük saadettir.1

Bu müthiş bir ayet… Bu ayet müminleri Allah’a bağlayan ve müminleri Allah’a verdikleri biatin hakiki cehresini açılıyor. Kim bu biati verdikten sonra onun muhtevasına riayet ederse, işte o, gerçek manada bir mümindir.
Burada “ ” ( iştera) fiili bu biatin taraflarını belirleyerek işe başlıyor. Bu biat Allah katında bir icabı ve kulun imanı da bu icabın kabulü demektir. Nitekim Hz hasan “Dikkat edin vallahi Allah’ın her mümine sattığı öyle kârlı bir biat ve öylesine ağır basan bir kefedir ki, yeryüzünde bu biate katılmayan hiçbir mümin yoktur…” Buyurmaktadır.
Cafer-i sadık hazretleri de: “Bedenlerinizin cennetten başka fiyatı yoktur. Onları ondan başkasına satmayınız.” Buyurmaktadır.
Fuzuli nin dediği gibi:
“Canı canan dilemiş vermemek olmaz ey dil!
Ne niza eyleyelim ol ne senindir ne benim.”
İşte bunun bir tek karşılığı vardır… Cennet… Gidilecek yol cihat yolu, ölmek ve öldürmek yoludur… Netice ise ya zafer ya şahadet…
“Allah şüphesiz, Allah yolunda öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Tevrat ta İncil de ve Kur’an da vaat edilmiş bir hak olarak cennet karşılığı satın almıştır.”
Kim bu alış verişi kabul ederek kendisini satar, bu alış verişe razı olup el sıkışır ve bu bedeli beğenip gereklerini yerine getirirse, işte o mümindir. Müminler onlardır ki, kendilerine Allah yolunda satmışlardır. Bu alış verişe bedel koyması da Allah’ın bir Fazl-ı keremi bir lütfüdür. Yoksa canlarını da mallarını da veren O değimli? Malların ve canların sahibi Allah değimli?..
Elmalılı Hamdi Yazır merhum derki: “Şüphe yok ki Allah’ın yarattığı o canlar ve rızık olarak ihsan ettiği o mallar baştan sona Allah’ın mülküdür. Burada hakikat şudur; Allah insanlara can ve mal vermiş ve onlardan muvakkat bir tasarruf ve faydalanmaya da izin vermiştir. İnsanlar bunları kendileri ve kendi arzu ve istekleri adına tasarruf ederlerse, Allah’ın ihsanı olan bu nimetleri kendileri gibi fani olan maksatlar uğruna harcamış olurlar ve ondan hiçbir kar ve menfaat elde edemezler. Ecelleri geldiğinde de her şeyden mahrum olarak büyük bir hüsrana duçar olurlar. Halbuki Allah’ın ihsanı olan can ve malı kendileri için kendi mülkleri olarak değil, gönül rızasıyla Allah rızası için O’nun emrine O’nun yoluna sarf ederlerse, Allah onları zayi etmeyip karşılığında cennet verecek, ebedi nimetlere erdirecektir. Yani fani olan lezzetlerin Allah için edilmesi karşılığında ebedi olan hayır ve menfaatler elde edilecektir. Fani hayat yerine baki hayat kaim olacaktır. Bu dünya ile ahiret, bu fani hayat ile ebedi hayatı değiştirme işini Allah kulunun ihtiyarına terk etmiştir. Bu değiştirme kulun seçim ve rızası ile Allah’ın kabulüne bağlı olduğundan ilahi muamele sanki bir değiştirme, bir alış verişmiş gibi temsili bir üslup ile ifade buyrulmuştur. Yoksa gerçekte kulun canı da malı da ona karşılık verilen cennet’te hepsi Allah’ın mülküdür. Ancak bu değiştirme işlemi cebri olmayıp yine kulun rızası ve seçimine bağlanmış olduğundan Allah bu sözleşmenin şerefini ularlına bağışlamıştır.”2
Bu akit, bu sözleşme çok zor ve de gayet müthiş… Şu yeryüzünün doğusunda, batısında, kuzeyinde, güneyinde kendilerini “Müslüman” sanan yığınlar yeryüzünde Allah’ın ulûhiyetini hakim kılmak için cihat nedir bilmiyorlar… Kulların hayatına musallat olmuş ve Allah’ın hakkını gasp etmiş olan putları, tağutları yıkmak için hiçbir çabaları yok…
Bu mübarek sözler ile muhataplarının kalbinde bir yankı yapmış, bir deprem meydana getirmiş ve o mümin gönüllerde derhal yaşamaya başlayan bir vakıa olmuştu. Onların zihninde bu sözler mücerret manada öğrenilmeye çalışılan bir dizi laf yığını değildi. Sadece duygular dünyasında yaşayan mücerret his yığını olarak ta kalmıyordu. Onlar derhal harekete geçip ona göre hareket etmek için dinliyorlardı bu sözleri... Gözle görünen bir hareket haline getirmek için…
İkinci akabe biatinde böyle kavramıştı Ensar bu mübarek kelamı… Abdullah ibn-i Revaha: “Ey Allah’ın Resulü! Hem Rabbin için hem kendin için dilediğin şeyleri şart koş” dediğinde Resulüllah (S.A.V): “Rabbim için koyduğum şart; ona kulluk etmeniz ve ona başkasını eş koşmamanızdır. Kendim için ileri sürdüğüm şart ise, kendi canınızı ve malınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumanızdır.” Buyurdular. Bunun üzerine Abdullah ibn-i Revaha: “ biz bunları yaptığımız zaman elimize ne geçecek?” dedi. Allah resulü “cennet” buyurdu. Orada bulunanlar da hep birlikte: “kârlı kazanç ne bozarız ne de bozulmasını kabul ederiz” dediler.
“Tevrat ta İncil de ve Kur’an da vaat edilmiş bir hak olarak cennet karşılığı satın almıştır. Verdiği sözü Allah tan başka daha çok tutan kim vardır.”
Gerçek odur ki cihat her müminin omzuna yüklenmiş bir biattir. Peygamberlik müessesesi kurulalıdan beri ve Allah’ın dini yeryüzünde görüleliden beri bu böyledir. Aslında bu, Allah’ın değişmeyen kanunudur. Bu kanun olmadan ne hayat muntazaman seyrine devam edebilir, ne de kurtuluş imkânı olur…
Cihatta izzet cihadın terkinde ise zillet vardır. Cihadı terk eden milleti Allah zelil eder. Bugün Müslümanların zilletinin yegâne sebebi cihadı hafife alarak terk etmeleridir. Cihat bir yüktür ehli olmayan onu kaldıramaz. Müslümanlar buna kendilerini hazırlamalı bu yükü kaldıracak ehliyete erişmelidirler. Çünkü cihat allah’a karşı verilen söz, her müminin yüklendiği mükellefiyettir. Yeryüzünde küfür var olduğu müddetçe, yeryüzünde batıl görüldüğü müddetçe, yeryüzünde insanın insanlık şeref ve haysiyetini ayaklar altına alan Allah’tan başkasına sürüp gittikçe Allah yolunda cihad da devam edecektir. Aksi halde kâmil bir imandan söz edilemez.
“Öyle ise yaptığınız alış verişe sevinin. Bu en büyük saadettir.”
Mallarınızı ve canlarınızı Allah’a adadığınız için sevinin… Allah’ın vaat ettiği gibi karşılığında cenneti aldığınız için sevinin… Burada müminin kaybettiği nedir?.. Hiç bir şey… Bir gün mutlaka ölecektir… Malı da bir gün kaybolacak… Bu malı ister Allah yolunda harcasın ister başka başka yollarda, mutlaka bir gün faniliğe mahkûm olacaktır. Karşılık olarak satın alınan cennet gerçek bir kazançtır. Hal böyle iken malımızı bu yolda neden vermeyelim ki?.. Nasıl olursa olsun cennete karşılık verilen şeyler, bu mal ve can bir gün kendiliğinden yo olacak zaten. Buları Allah yolunda harcamak bize ne kaybettirir?.. Hiçbir şey… Aksine cenneti kazandırır. Doğrusu sadece budur büyük kazançların kazancı. Bu kazançtır insana insanlığın gerçek manasını sağlayan… Zaruretlerin baskısından ve kirliliğinden insanı kurtaran…
Kur’an a göre cihad, yalnız zamana ve mekâna değil bizzat beşer realitesine cevap vermek için yegâne başvurulması gereken yoldur. Mademki cahiliye (küfür) sadece nazariye halinde ortaya çıkmıyor, aksiyon halinde belirip kendisini maddi kuvvetlerle savunuyor, İslam’ın âlemşümul vahdaniyet fermanını boğmak için önüne dikiliyor, İslam’ın yeryüzünde insanlara kullara kulluktan kurtarma icraatına mani oluyor, öyle ise ona sadece nazariyelerle cevap vermek, Filistin’i kana bulayan, Lübnan’ı yakıp yıkan İsrail’i kınamak yersiz ve manasız olur. Öyle olduğu için de zaten dinlemiyorlar. Amerika Afganistan’a girdi Müslümanlar destekledi, Irak’a girdi Müslümanlar destekledi. Sonra da çıksın diyor, güya desteğini çekiyor bazıları… Bundan ne çıkar. Onlar zaten hedefe kilitlenmiş, yollarında ilerliyorlar. Müslüman olarak senin vazifen ne?.. Sen ne yapıyorsun?..

_____________________
1- tevbe 111
2- Elmalılı Hamdi Yazır – Hulasatulbeyan cilt 6

KÂRLI TİCARET
Ey iman edenler! Sizi elim bir azaptan kurtaracak olan ticareti göstereyim mi size? Allah ve resulüne iman edecek, mallarınızla canlarınızla Allah yolunda cihad edeceksiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için çok daha hayırlıdır. O (c.c) sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altından ırmaklar akan adn cennetindeki güzel yerlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.1
Mümin için en karlı ticaret bu. Elim bir azaptan kurtaracak bir ticaret… Dünya dolusu kadar da olsa günahların bağışlanmasına vesile olan ve adn cennetinin en güzel yerlerine götürecek olan bir ticaret… İman ve cihad. Eğer bilirseniz bu sizin için her şeyden daha hayırlıdır. Fasıkların, zalimlerin. Kâfirlerin hükmü altında esaretle, zilletle ezilmektense ya da küfür düzeninin, kürün koymuş olduğu kriterlerden oluşan bir sistemin tahakkümü altında sefil bir hayat sürmektense Allah yolunda ve hak uğruna malla canla savaşarak şehit olmak veya zafer elde edip, hürriyeti elde ederek gazi olmak elbette daha hayırlıdır. Cihatta iki güzellik vardır. Ya zafer ya şahadet.. Her ikisinin de ukbadaki mükâfatı büyüktür. Allah bütün günahları bağışlar, altından ırmaklar akan türlü nimetlerle dolu adn cennetindeki güzel yerlere koyar.
Doğrusu müminin dünyayı verip ahireti alması çok büyük bir kazançtır. Bir çarşıda ticaret yapan biri bire on kazandığı zaman o çarşıda bulunan herkes buna imrenir. Ya bir de bu dünya hayatındaki sayılı günler ve belirli zevklere, eğlencelere karşılık ebedi hayatı kazanan sonsuz nimetleri elde eden bir kimsenin kazancı nasıl olur?..

___________________
1- saf 10,11,12

ALLAH’IN NURUNU SÖNDÜRMEK İSTEYENLER

Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır. Müşrikler hoşlanmasa da, dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere peygamberini doğru yol ve hak dinle gönderen Allah’tır.1

Allah’ın nurunun, yani Uluhiyyetinin hakkıyla tecellisini istemiyorlar, bundan hoşlanmıyorlar ve ona harp ilan ediyorlar… Gerek ona isnat ettikleri yalan desise ve fitnelerle, gerek taraflarını bu dine ve bu dinin ehline karşı savaşa teşvik etmekle ve gerekse tarih boyu cereyan ettiği gibi bizzat bu dinin önüne set çekmekle… Sanki ağızlarıyla püf diyerek söndüreceklermiş gibi bir gayret içerisine girerler… “Din terakkiye manidir. Asrın ihtiyaçlarına cevap veremez, din bir vicdan işidir tanrı ile kul arasındaki bir şeydir” diyerek dini vicdanlara ve de camiye hapsetmek isterler. Allah işlerimize karışmasın, hakkın nuru parlamasın, dünyayı aydınlatmasın, hüküm kendilerinin olsun arzusunu beslerler içlerinde… Yalanla, inkârla, yaygara ve propagandayla hak ve hakikat söner, Allah’ın hükmü açığa çıkmaz zannediyorlar. Onların durumu güneşin şuasını veya ayın nurunu üfleyerek söndürmek isteyenin durumu gibidir. Bu ise ulaşılamayacak bir arzudur.

Allah’ın kelamını ortadan kaldırmak, tevhit dininin yayılmasına mani olmak ilahi hükümlerin akışının durdurmak, Allah’ın kullarını ağız kalabalığı ile kendilerine kul yapmak, kendi haksızlıklarına alet edip karanlıkta boğmak istiyorlar. Ama bunu yapabilirler mi? “kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.”
Allah’ın nuru tüm dünyayı ve bütün beşeriyet ufuklarını aydınlatmaya devam edecektir. Bu Allah’ın hak vadidir. Kâfirler istese de istemese de Allah dinini muzaffer kılmak, nurunu tamamlamak hususunda değişmeyen kanunudur bu… Bunda bir gariplik yoktur… Allah hakkı açığa çıkarmak, tevhit nurunu parlatmak, İslam’ı yüceltmek ve aziz etmek istiyor ki, bunun manası şudur:
“Müşrikler hoşlanmasa da, dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere peygamberini doğru yol ve hak dinle gönderen Allah’tır.”
Bu ayetten anlaşılan şu ki, hak dinden murad “kendilerine kitap verilenlerden Allaha ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”2 ayetinde belirtilen hususlardır. İşte Allah son peygamberini bu din ile göndermiştir. Savaş emri ise bu dini kabul etmeyenleri içine almaktadır.
Ayet hangi şekilde tevil edilirse edilsin, bu böyledir. Kısaca hak dinden maksat; itikatta, ibadette ve hayat nizamında sadece allah’a boyun eğmektir. Bu aynı zamanda bütün ilahi dinlerin de temelidir. Hz. Muhammed (s.a.v) in getirmiş olduğu esasları ihtiva eden din de budur. Hangi şahıs veya millet, itikatta, ibadette ve hayat nizamında sadece Allah ‘a bağlanmayı kabul etmiyorsa, işte “hak dini din edinmeyenler” sınıfına girer ve kıtal ayetinin direk muhatabı olurlar.
Burada yüce Allah hükmünü ilan ediyor ve gönderdiği peygamberini bütün dinlere muzaffer kılacağını beyan ediyor.
Bağlılık ve itaat sadece allah’a olacaktır… Sadece allah’a itaat ve bağlılıkta kendini gösteren bir nizam elbette muzaffer olacaktır.
Bu hususta Resulüllah devrinde halifeler devrinde ve ondan sonra gelenlerin devirlerinde bütün tarih boyunca defalarca gerçekleştirmiştir. Hak din daima en üstün ve en yücedir. Allah’a bağlılık ve itaate dayanmayan dinler ise daima korku ve sarsıntı içindedir. Onun için birtakım iftiralarla, yalanlarla ve ağız kalabalığı ile Allah’ın nurunu söndürmek isterler. Halbuki onlar istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.
Bu iman edenlerin kalplerine emniyet ve güven veren ilahi bir vaaddir… Zorluk ve sıkıntıya kâfirlerin hile ve tuzağına rağmen, müminlere hak yolda devam etmek zevk ve azmini veren ilahi bir garantidir. Eğer sen bunda sebat edip, azimle gayret etmezsen Allah senin elinden alır bir başkasına verir ve onun eliyle dinini yüceltir. Nuru tüm beşeriyet ufuklarını aydınlatır.
Burada önemli olan bir şey daha var ki o da şudur; bu konuda bizim gayretimiz nedir?.. Biz ne yapabiliyoruz?.. Bunu iyi düşünüp ona göre kendimize bir yol, bir strateji belirlemeliyiz.

_______________________
1- Tevbe 32,33
2- Tevbe 29

MÜCAHİDİN VASIFLARI
Ey iman edenler içinizden kim dininden dönerse şunu bilsin ki; Allah, müminlere karşı alçak gönüllü kâfirlere arşı onurlu ve güçlü, kendisinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği bir millet getirir. Ve onlar Allah yolunda savaşırlar. Hiç bir kınayanın kınamasından çekinmezler. Bu Allahın dilediğine verdiği bol nimettir. Allah vasî’dir, alîmdir.1
Allah yüce kur’an da haber veriyor. Kim kendi dinini desteklemekten, şeriatını yerleştirmekten, ahkâmını icra etmekten uzaklaşırsa, onların yerine daha hayırlı, daha güçlü, daha onurlu, hak yolda olan bir millet getireceğini bildiriyor. Nitekim başka ayetlerde şöyle buyuruyor:
“Eğer ondan yüz çevirirseniz sizi ortadan kaldırır sizin gibi olmayacak bir kavmi sizin yerinize getirir.”2
“Eğer Allah dilerse; sizi götürür ve yerinize başkalarını getirir.”3
“Allah dilerse sizi götürür ve yeni bir yaratık getirir. Bu Allah için hiç de zor değildir.”4
Burada da bir benzeri değişik açıdan değişik yönlerini tespit ederek sunuluyor.
Kim nizam olarak İslam’ı, düzen olarak hakkı adaleti, kanun olarak, şeriatı sistem olarak, Allah’ın ahkâmını icra ve infaz etmezse, Allah onların yerine Allah’ın şeriatını, İslam nizamını yerleştirecek, hakkı adaleti tevzi edecek, ahkâm-ı ilahiyi icra edecek bir millet getirir. Onlar emirleri yerine getirip yasaklardan sakınarak ülkelerinde tek yetkili Allah’ı ve resulünü kılarak Allah’ı severler. Allah da kendilerine şefkat edip başarılar vererek ödüllendirir ve kendilerinden hoşnut olarak onları sever.
“müminlere karşı alçak gönüllü ve şefkatlidirler…” mertebeleri yüksektir, ama mütevazıdirler müminlere merhamet ederler… Kolaylaştırıcıdırlar… Zorluk çıkarmazlar… Yumuşaktırlar… Sevgi dolu bir kalbe sahiptirler…
Müminlere karşı alçak gönüllü olmakta zillet ve aşağılık diye bir şey yoktur. Bu bir kardeşliğin ifadesidir. Engelleri kaldıran zorlukları izale eden, ruhları birbirine kaynaştıran ruhlarda isyan ve mânia diye bir unsur bırakmayan fedakâr bir kardeşliğin ifadesi…
“Kâfirlere karşı onurlu ve güçlüdürler…” onlarda kâfirlere karşı bir direnme, nefret ve üstünlük vardır. Bu üstünlük şahsi bir üstünlük ve nefsi bir tekebbür değildir. Sadece akide üstünlüğüdür. Kâfirlere karşı semalarda dalgalandırdıkları sancağın üstünlüğü ve yüceliğidir. O kat’i bir garantinin ifadesidir ki; müminler doğru yoldadırlar. Onların vazifeleri diğer insanları da bu hayırlı yola davet etmektir. Kendi nefislerine itaat değil… Hele kendilerinin başkalarına itaat asla… Onun için üstündürler… Onun için kâfirlere karşı güçlüdürler… Onun için onurludurlar… Dinlerinden ödün (taviz) verip alçalmayı asla kabul etmezler.
“Ve onlar Allah yolunda savaşırlar hiçbir kınayanın kınamasından da çekilmezler…”
Evet, onlar Allah yolunda savaşırlar… Sadece Allah yolunda… Allah’ın nizamını yeryüzüne yerleştirmek, hâkimiyetini gerçekleştirmek, şeriatını icra ve infaz etmek için… Bütün beşeriyete hayrın kapısını açmak için bu meselede onlara hiçbir şey yoktur. Nefislerine düşen bir pay da yoktur… O ancak Allah için ve Allah yolundadır.
“Onlar Allah yolunda savaşır kınayanın kınamasından da çekinmezler.” İnsanların rabbinin sevgisine sahip olanlar, insanların kınamasından niçin korksunlar?..
“Bu Allah’ın dilediğine verdiği bol nimetidir Allah vasî’dir, alîm’dir.”
O geniş hazinesinden ve hudutsuz ilminden lütfediyor. İlmi ve takdiri icabı dilediği kimselere verdiği bol lütuftan daha geniş daha iyi ne olabilir?..

______________________
1- Maide 54
2- Muhammed 38
3- Nisa 33
4- İbrahim 19,20

CİHADIN MÜKELLEFİYETİ
Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlusun. İman edenleri de savaşa teşvik et; umulur ki, Allah inkar edenlerin şiddet ve baskılarını önler. Allah’ın kahrı da, ibret alınacak cezası da pek şiddetlidir.1
Burada savaşa teşvik, bu babda son haddine varıyor. Cihada teşvikin zirvesine ulaşıyor. Ferdi bir anda duraklamaya veya gerilemeye, saflarda ihtilafa ve yolda gürültüye imkân bırakmayan şahsi sorumlulukların son haddine teşvik ediyor. Ve hitap Resulüllah’a yöneltilerek tek başına da olsa savaşması emrediliyor. Çünkü o savaşta sadece kendi sorumluluklarını taşıyor. Böylece nefislere bir huzur havası veriyor. Zaferi sadece Allah’tan temenni etmeleri belirtiliyor. Zira hakiki manada savaşı idare eden şüphesiz Allah’tır ve hiç şüphe yok ki Allah’ın kahrı da ibret alınacak cezası da çok şiddetlidir.
Allah’u Teala bu ayet-i celile de Hz. Peygambere bizzat savaşmasını emrediyor. Tek başına da olsa… Savaştan geri duranların kendisine (Hz. Peygambere) hiçbir zarar veremeyeceğini belirtiyor ve “Sen ancak kendinden sorumlusun.” Buyuruyor.
“İman edenleri de savaşa teşvik et” bu, Allah’ın peygamberine, iman edenleri savaşa teşvik etmesi ve savaşta cesaretlendirmesi için bir emirdir. Nitekim bedir savaşında Resulüllah (s.a.v) safları düzeltirken: “ Genişliği gökler ve yer kadar olan cennette kalınız” buyurmuşlardı. Bu konuda teşvik içeren birçok hadis varit olmuştur. biz buraya bir-iki tanesini almakla iktifa edeceğiz. Ebu Hüreyre den rivayet edilen bir hadisi şerifte Resulüllah (s:a.v): “Kim Allaha ve resulüne iman eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir ve ramazanı oruçla geçirirse, ister hicret etsin, ister doğduğu yerde ikamet etsin; Allah’ın onu cennete koyması kendisi için bir hatır.” Buyurdu. Yanındakiler: “Ey Allahın resulü bunu insanlara müjdeleyelim mi?” Diye sordular. Allah resulü(S.A.V) şöyle buyurdu: “cennette yüz derece vardır ki; Allah-u Teâlâ bunları Allah yolunda savaşanlar için hazırlamıştır ve her iki derece arasında yerle gök kadar mesafe vardır. Allah tan istediğiniz zaman Firdevs’i isteyin. Muhakkak ki o cennetin ortası ve en yücesidir. Onun üstü rahmanın arşıdır ki cennet ırmakları oradan akar.”2
Ebu Said el Hurdi den Müslim’in rivayet ettiğine göre Resulü Ekrem (s.a.v): “Ey Ebu Said! Kim rab olarak Allah’ı, din olarak İslam’ı, Peygamber olarak Muhammedi (s.a.v) seçer hoşnut olursa cennet kendisine vacip olur.” Bundan çok hoşlanan Ebu Said; “bunları bana tekrarlar mısın ya resulallah?” dediğinde Resulüllah tekrar etti ve şunu ekledi: “cennette bir diğeri daha var ki Allah onunla kulunu cennette yüz derece yükseldir. Her iki derece arasındaki mesafe gökle yer arasındaki mesafe kadardır.” Ebu Said; “o nedir ya resulallah?” Diye sordu. Resulüllah: “Allah yolunda cihattır.” buyurdu.3
Ayette “Umulur ki, Allah kâfirlerin şiddet ve baskılarını önler” burada Allah, peygamberine şöyle sesleniyor: Ey resulüm senin onları savaşa teşvik etmen, onları düşmanla mücadele etmeye İslam beldesini ve halkını müdafaaya, mukavemete ve sabra yöneltir. Bu ayeti Celile’nin getirdiği hakikatler arasında şunları da saya biliriz.
I Resulüllah’ın müminlere “harbe hazır olunuz” şeklindeki teşviki iman saikiyle müminleri harbe hazırlanmaya yönettiği gibi, harpte de sabır ve sebata götürür.
II Müminlerin savaşa hazırlanmaları, kâfirlerin düşmanlarını terk etmeye mecbur eder. Çünkü savaştan caydırmak, savaşa hazırlıkla mümkündür. Diğer bir ifade ile savaşı terk etmeye, savaşa hazırlanmaktan daha fazla hizmet edecek hiçbir tedbir yoktur.
“Allah’ın kahrı da ibret alınacak cezası da pek şiddetlidir” rabbimiz burada “Kâfirlerin kuvvetlerinden korkmayın bu sizi Resulüllah’a itaatten ve onun teşvik ettiği amellerden geri bırakmasın şüphesiz ki Allah resulüne muzaffer olacağını vaat ediyor. Allah’ın azabı daha acıklı cezası daha şiddetlidir.” Bu ayette harbin gereklerine başvurmakla beraber SABIR ve SEBATIN gerekli olduğunu bozgun ve mağlubiyet sebeplerinden uzak durmanın zorunluluğuna da işaret etmektedir.

_____________________
1- Nisa 84
2- Buhari
3- Müslim

ÖZÜR SAHİPLERİ

Zayıf ve malul olanlar, hastalar, sarf edecek bir şeyi bulamayanlar Allah ve peygamberine sadık kaldıkça ayıplanmazlar. İyi davrananlara sorumluluk olmaz Allah gafurdur rahimdir.1

Nihai neticenin sınırları belirtiliyor. Savaşa çıkmanın, gücü yeten ve yetmeyen herkes için sabit ve devamlı bir mükellefiyet olmadığı, İslam’ın kolaylık dini olduğu hiç kimse gücünden fazlasını yüklemediği savaşa gücü yetmeyenin asla ayıplamayacağı, muaheze edilmeyeceği, çünkü onların özür sahibi oldukları beyan edilir. Yaradılışlarındaki hastalık veya onları elden ayaktan kesen ihtiyarlık sebebiyle savaşmaktan aciz kalan zayıf insanlar, hareket ve zorluğa tahammül edemeyen hastalar, Rızıklanmak, giyinip kuşanmak imkânını bulamayan fakirler asla ayıplanamazlar. Savaş meydanından geri kaldıkları için bunlar günah da yoktur. Ama bir şartla; hile ve aldatma yoluna sapmadan kalplerinin Allah ve resulüne samimi olarak bağlı kalması şartıyla.

Kınanmazlar çünkü onlar sabır sahibidirler. Onlar savaştan başka yapa bilecekleri şeylerden geri kalmazlar bekçilik eder, nöbet tutar, İslam yurdundaki çocuk ve kadınları gözetir ve Müslümanlara faydalı işleri seve seve yaparlar. Binaenaleyh onlara günah ve ayıplama yoktur. Onları savaştan geri bırakan bu geçerli özürleri olmasa onlar zaten seve seve savaşa atılacaklardır.

Ayrıca savaşmaya gücü yetip de savaş meydanına gidebilecek bir vasıta bulamadıkları için gidemeyenler de bir günah yoktur. Onlar bu sebepten dolayı diğer müminlere katılamadıkları için ruhları ızdırap çeker, gözleri yaşla dolar.

Bu ve benzeri ayetler ve hadis-i şeriflerle beyan edilmiştir ki, ihtiyar, acüze, kötürüm, kör, topal, nafakasız gibi şer’i bir özrü bulunan kimseler Allah ve resulü için öğüt verip, halis niyetli, güzel vicdan sahibi olmaları, Allah’ı ve onun dostlarını sevmeleri ve düşmanlarına buğz etmeleri durumunda savaşa katılmama nedeniyle sorumlu tutulmazlar. Onlara bu sebep ten dolayı günahta yoktur.

Kadınlar ve çocuklar gibi ihtiyarlar, harbe gücü yetmeyen zayıflar, diğer özür sahipleri yanı sıra hastalar, harbe gitmeye iktidarı olduğu halde azığı, biniti, teçhizatı, silahı, sefer edecek harçlığı olmayan, hiçbir yerden de bulamayanlar üzerine de savaşa gidemedikleri için günah yoktur.

Allah’u Teâlâ savaştan geri kalıp oturanlardan bu durumlarından dolayı günah kazanmayan özür sahipleri beyan ediyor ve bunları üç gurupta özetliyor.
1- Özrü kendisinden ayrılmayıp cihada ve savaşa güç yetiremeyecek olanlar körlük, topallık, ihtiyarlık vb…
2- Hastalık sebebiyle bedeninde bir eksiklik, bir zayıflık bulunup da savaşa güç yetiremeyenler.
3- Harbe hazırlanacak ve orada sarf edecek nafakasını temin edecek bir şey bulamayan fakirler.
Bu iç sınıf imanını muhafaza eder, cihada gidenlere Allah için nasihat eder, kalanlara da Allah’ın dini üzere olmaları yolunda nasihatte bulunur ve bu hallerinde dahi iyilik ederlerse onlar için cihada çıkmadılar diye ayıplanma yoktur, günah ta yoktur. Onlar bil fiil savaşa iştirak etmeseler de, bu savaş halinde Allah ve Resulü için insanlara öğüt vermeleri; sır saklamak, iyiliğe teşvik etmek, milleti bilinçlendirmek, hainlerle mücadele ve mücahede etmek ve fitnecileri alt etmek gibi milletin yararına olan şeylerle eş değerdir.

Temim-i Darî, Resulüllah’ın “ din nasihattir” dediğini rivayet eder. “Kim in ya resulallah” dedik “Allah için, Allah’ın kitabı için, Resulü için, Müslümanların liderleri için ve tüm Müslümanlar içindir.” Buyurdular.

Âlimler derler ki Allah için bir nasihat; Allah’ın birliğine inanmak, kemal sıfatlarla nitelemek, eksiklikten noksanlıktan tenzih etmek, emirlerine, uymak ve yasaklarından uzak durmaktır.
Allah’ın resulü için nasihat; O nun peygamberliğini doğrulamak, emirlerine uymak, yasaklarından uzak durmak, onu sevmek, sevdiklerini sevmek, ehl-i beytini sevmek, ashabını sevmek, yolunda yürüyenleri sevmek, sünnetine uyup gereğince davranmak ve yeri geldiğinde savunarak anlatmaktır.

Allah’ın kitabı için nasihat; O’nu okumak, manasına vakıf olmak, öğrenmek öğretmek onun gösterdiği ahlak ile ahlaklanmak ve gerektiğinde onu savunmaktır.

Müslümanların liderleri için nasihat; onlara isyan etmemek, yanlışlarını kendilerine göstermek, hak yolunu göstermek mutedil görüşü bildirmek, dine muhalefet ettikleri taktirde kendilerini toparlayıp düzeltsinler diye şiddete başvurmaksızın taşkınlık etmemeksizin onları protesto etmek.

Tüm Müslümanlar için nasihat; onlara hak yolu göstermek, onarlı koruyup gözetmek, onlar için iyilik istemek, kişinin kendi gücü nisbetinde Müslümanların çıkarını sağlayıp koruma için gerekirse uykusundan fedakârlık ederek çalışmaktır.

_________________
1- Tevbe 91

SAVAŞTA NAMAZ

Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız; namazı kısaltmanızda bir vebal yoktur. Muhakkak ki kâfirler sizin için apaçık bir düşmandır.

Sen içlerinde olup ta namazlarını kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da alsınlar. Secdeyi yaptıktan sonra onlar arkaya geçsinler, kılmayan öbür kısım gelsin, seninle beraber kılsınlar. Tedbirli olsunlar, silahlarını alsınlar. Kâfirler size ansızın bir baskın yapmak için silah ve eşyalarınızdan gafil bulunmanızı arzu ederler. Yağmurdan zarar görecekseniz veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanızda bir beis yoktur. Fakat dikkatli olun. Allah şüphesiz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.1

“kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız” yani savaşta size saldırmalarımdan veya diğer kötülüklerinden korkarsanız, namazı kısaltmanızda sizin için herhangi bir vebal yoktur. Kâfirler sizin için apaçık düşmandır. Yolculukta olsun, ikamet halinde olsun, savaş halinde olsun… Onlara karşı tedbirli olun. Kâinatın yüce rabbi, şeriat koyucusu, yüce kur’anın sahibi Hz. Allah (c.c) bu hükmü koyduktan sonra savaşta namazın kılınış biçimini gayet açık bir şekilde anlatıyor.

Kur’an; burada korku namazının nasıl kılınacağını anlatmakla kalmıyor, İslam cemiyetini ve İslam ordusunu terbiye etmek, hayata hazırlamak, hayatı öğretmek gibi asli gayesini burada da ifade ediyor.

Kur’anın, üzerinde ehemmiyetle durduğu noktalardan biri de savaş esnasında bile namaz mükellefiyetinin ısrarla eda edilmesi keyfiyetidir. Bunun böyle olması da gayet tabiidir; hatta iman nokta-i nazarında tabiiden de öte bedihidir.

Şüphe yok ki namaz bir takviye kuvvetidir, manevi bir silahtır. Evet, bizzat silahın ta kendisidir. Öyle ise bu silahın nasıl kullanılacağını tanzim etmek, savaşın cereyan ve şekline nasıl uydurulacağını tespit etmek lazımdır. Ayet açık bir şekilde namazın kılınış şeklini anlatıyor.

Ey Muhammed! Sen ve senin yerinde her hangi bir imam – onlar arasında bulunup da – ezan ve kametle onları namaza çağırıp kendilerine namaz kıldıracağınız zaman, askerler iki guruba ayrılsın, bir gurup seninle namaza başlasın silahlarını da yanlarına alsınlar ki namazdan sonra fazla uğraşmak, oyalanmak zorunda kalmasınlar. Diğer gurup düşmanı gözetlesin, gözcülük ve koruyuculuk yapsınlar. Birinci gurup secde edip birinci rekâtı tamamladıktan sonra gözcü olan gurubun yerine geçsin gözcülük yapsın. İkinci gurup gelsin seninle birlikte kılsınlar tedbirli olup silahlarını yanlarına alsınlar. Tedbiri elden bırakmamaktaki genel hikmet şu olsa gerek; namazla meşgul olsanız bile kâfirler silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gafil kalmanızı kalplerinin derinliklerinde arzu ederler ki; bir pundunu bulunca, üzerinize çullanıp sizi öldürsünler ve eşyalarınızı da ganimet olarak alsınlar. Sonrada sizi zayıf düşürmek suretiyle çeşitli baskı ve zulüm metotlarını size uygulasınlar. Fakat Allah sizin için galibiyet ve zafer istemektedir. Bunun için de tedbirli olmayı emretmededir.

Ancak hastalık ve yağmur gibi sıkıntılı hallerde bulunduğunuzda düşmana karşı hazırlıklı ve tedbirli olduktan sonra silahlarınızı bırakmanızdan dolayı vebal altına girmiş olmazsınız.
Şunu iyi biliniz ki siz kur’an a, Allahın dinine yardım ettiğiniz sürece Allah ta size yardım edecektir.

“Siz Allahın dinine yardım ederseniz Allah’ta size yardım eder.”2
Düşmanınız olan milleti aramakta – kovalamakta – gevşek davranmayın. Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çeliyorlar. Hâlbuki siz Allah’tan onların beklediği şeyleri bekliyorsunuz ve Allah Alîm olan, Hakîm olandır.3

Mahdut birkaç kelime… Fakat son derece keskin çizgiler. Savaşın uzun ve yorucu meşakkatlerini dile getiren bir özelliğe sahip…
Düşmanlıkla karşımıza çıkan, öfke alevlerini yüzümüze savuran bir kavmi arayıp ele geçirme hususunda gevşek davranmamamızı bize salık veriyor.

Müminler çeşitli belalara maruz kalıyor, elem ve ızdırapla acı ve kedere duçar oluyorlar. Fakat bu musibetlere göğüs germe mecburiyetinde kalan sadece müminler değil! Hiç kuşkusuz aynı bela ve musibetleri kâfirlerde çekiyorlar. Onlarda aynı acı ve kedere mahkûm oluyorlar. Elem ve ızdırap onları da kuşatıyor. Ama arada bir fark var: insanlar farklı! Bir tarafta Allah’a iman eden, cihad ederek Allah’a teveccüh eden, fedakârlığın karşılığını rahmeti ilahiye havale eden müminler ki; iki güzel şeyden birini beklerler. Bunlardan biri Allahtan kendi dinine yardım etmesi ve kendi taraftarlarını kurtuluşa erdirmesidir. İkincisi ise düşmanla savaşan müminlere bol sevap bahşetmesini beklerler.

Diğer tarafta inkâr gayyasında yüzen kâfirler! Allah’a teveccüh etmeyenler, boyun eğmeyenler!.. ne hayatta nede öldükten sonra Allah’tan isteye bilecekleri hiç bir şey olmayanlardır.
İşte aradaki büyük fark “siz Allah’tan onların beklemediklerini bekliyorsunuz” cenneti, şahadeti bol sevap ve her şeyden önce rızasını istiyor ve bekliyorsunuz.

Bütün bunlar mücahitlerin moral gücünü arttırmak İslam’ın ve Müslümanların başına felaketlerin gelmesini bekleyen Müslümanlara düşmanlık eden hatta bil fiil saldıran kimselere karşı azimli olmak için anlatılmaktadır. Allah durumunuzu bilendir. Size emrettiği ve size yasakladığı işlerde hikmet sahibidir.

________________________
1- Nisa 101,102
2- Hhh
3- Nisa 104
HENDEK SAVAŞINDAN SAHNELER
Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini hatırlayın. Üzerinize ordular gelmişti, bizde onları üzerine rüzgâr ve sizin göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınız görüyordu.1

Ey Allah’a ve Resulüne iman edenler! Allah’ın sizin üzerindeki nimetini hatırlayın hani sizin karşı koyamayacağınız ordular sizi mahvetmek, işinizi bitirmek için gelip size karşı bir cephe oluşturmuşlardı. Allah onların üzerine öyle bir rüzgâr saldı ki, çadırlarını kökünden söktü atlarını sağa sola savurdu. Yemek pişirdikleri kazanlarını başlarına çevirdi. Yanan ateşlerini (ocaklarını) söndürdü. Sizin göremediğiniz melek ordularını üzerlerine gönderdi Allah her şeyi yapmaya muktedirdir. Hayber deki beni nadr Yahudileri İslam’a karşı büyük bir suikast düzenlemeye çalışıyorlardı. Mekke ye gidip müşrikleri kışkırtarak “birlik olursak onları yok ederiz” dediler. Mekke müşriklerini ikna ettikten sonra Necid de Kays, gaylan topluluğuna dâhil Gatafan topluluğuna giderek Hayber’in gelirlerinin yarısını onlara vermeyi vaat ettiler. Gatafan la anlaşması olan beni Esed kabilesi de aynı ortaklığa davet edilmişti. Kureyşle kan bağı olan beni süleym kabilesi de katılmıştı. Böylece Arap yarım adasının irili ufaklı bütün kâfirleri birleşmeye başlamışlardı. Daha önce Resulüllah la anlaşma yapmış olan beni kurayza Yahudilerini de ikna edip anlaşmayı bozdurdular. – zira Yahudiler hiçbir ahd ve anlaşmaya riayet etmezler. Bunların tiyneti böyledir. – büyük bir ordu ile üç koldan ilerlediler.

Bu hazırlıkların haberini alan Resulüllah ashabını toplayıp istişare etti. Medine nin çevresine hendek kazılması kararını aldılar ve işe koyuldular. Hendek kazım işi bitti. Düşman orduları görüldü. Düşman Medine’yi kuşattı. Hendekten geçemedikleri için karşılıklı ok ve taş atışları ile savaş sürüyordu. Bu hal bir ay kadar sürdü. Müslümanlar haddinden fazla sıkıntıya düşmüşlerdi. Şiddetli korku açlık ve soğuk onları çok zor bir durumda bırakmıştı. Düşman ordularının birbirlerine düşmesi bir gece meydana gelen şiddetli bir fırtına düşmanın dağılmasına ve toparlanarak çekilip gitmelerine sebep olmuştur. Bu Allah’ın Müslümanlara gönderdiği yardımı idi…

Allah kâfirleri gerisin geriye çevirdi. Onlar hiçbir fayda elde etmediler. İşin daha kötüsü; parasız ve azıksız yurtlarından kovularak çıkarılan Hz Muhammed (SAV) ve ashabının kuvvetinin Yahudilerin parasının gücüne denk olduğunu anladılar. Allah savaşta (melek orduları ve rüzgârın yardımıyla) müminlere yetti. O birleşik düşman cephesindeki savaşçıların kalbine korku düşürdü. Müminlerin gönlüne hakta sebat etmeleri için cesaret verdi.

________________________________
1- Ahzab 9

ANLAŞMA TANIMAZLAR

Nasıl ahitleri olabilir ki, fırsat bulup galip gelselerdi size arşı ne akrabalık bağlarına ne de muahede hükümlerine aldırırlar. Kalpleriyle istemezken sizi ağızlarıyla hoşnut etmeye uğraşırlar onlar onların pek çoğu fasıktır.1

Müşrikler Allah ve resulü ile nasıl muahedeleri olabilir? Onlar ancak aciz kaldıkları zaman sizinle anlaşma yaparlar. Şayet galip geleceklerine, zafere ulaşacaklarına inanırlarsa, aranızdaki hiçbir anlaşmaya ve sözleşmeye itibar etmeden veya size karşı olan kötü niyetlerini gerçekleştirmek için aranızdaki anlaşmayı engel kabul etmeden yapacaklarını yaparlar…

Onlar bir mümin hakkında ne akrabalık bağlarına ne de anlaşma hükümlerine riayet etmezler. Onlar taşkınların ta kendisidir.2

Onlar hiçbir anlaşmaya riayet etmezler… Ellerine fırsat geçti mi, size tatbik edecekleri azap ve işkencelerin hududunu da bilmezler. Hatta herkesçe kabul edilir. Örfleri de tanımazlar… İnsanlık dışı hareketlerinden dolayı zem edilmeye, kınanmaya da aldırmazlar… Çünkü onlar, güçleri ettiğinde müminleri cezalandırmak hususunda sınır tanımayan şiddetli bir kin taşırlar Müslümanlara karşı… Hatta aranızda anlaşma olsa da onlar yapacaklarını yaparlar… Aranızdaki anlaşma onların size yapacaklarına engel teşkil etmez. Onların önündeki engel size güç yetirememeleri ve üstün gelememeleridir. Müslümanların güçlü oldukları devirlerde olduğu gibi Müslümanlar kuvvetli odluları zaman yumuşak sözlerle ve ahde vefa tezahürleriyle sizi memnun etmeye çalışırlar. Fakat kalpleri kin doludur. Zayıf buldukları an fırsat kollayıp hunharca saldırırlar.

Tarihte de böyle olmuştur, bugün de böyledir, yarın da böyle olacaktır. Tarihle ilgili birkaç hadiseyi kısa kısa ileriki safhalarda dile getirmeye çalışacağız. Bu günümüzdeki vahşete de bir nebze ışık tutar ve Müslüman düşmanını iyi tanır diye ümit ediyorum.

Onlardaki düşmanlık sıfatının kökü derinlerdedir. Bizzat imandan nefret etmek ve insanları ondan alıkoymakla işe başlarlar. Sonra bizzat imanın karşısına dikilmekle müminlere işkence etmek için fırsat kollamakla ve güçlerinin yeteceğine inanıp, kuvvetlerinden emin oldukları zaman Müslümanlarla olan bağlarına ve anlaşmalarına riayet etmemek suretiyle bu nefretlerini devam ettirirler. O zaman mevcut anlaşmalara aldırmadan, sözleşmelere kulak asmadan ve her türlü kötülüğü icra etmekten çekinmeden rahatça Müslümanlara yapacaklarını yaparlar… Çünkü onların cibilliyeti bu… Onlardan Müslümanlara ne vefa nede dostluk gelir!..
Konuyu bir fıkra ile bağlamak istiyorum. Akreple kurbağa arkadaş olmuşlar. Bir müddet birlikte yürümüşler. Önlerine bir su çıkınca akrep kurbağaya: “arkadaş sen yoluna devam et ben sudan geçemem bizim birlikteliğimiz buraya kadar” demiş. Kurbağa: “olur mu öyle şey biz arkadaşız sen benim sırtıma bin ben seni karşıya geçiririm. Sonra yine birlikte yolumuza devam ederiz” demiş. Akrebi sırtına almış suya girmiş. Suyun ortasına geldiklerinde akrep kurbağanın sırtını iğnesiyle hafif hafif gıdıklamaya başlamış. Kurbağa: Arkadaşım! Ben seni bir dostluk nişanesi olarak sudan karşıya geçiriyorum, Sense beni öldürmeğe çalışıyorsun. Bu nasıl dostluk anlayışı böyle?”demiş. Akrep cevap vermiş: “Arkadaş! Kusura bakma benim cibilliyetim bu… Ben fırsat bulduğum an arkadaş tanımam” deyince kurbağa suya dalmış. Akrebi sular almış, kurbağa kurtulmuş.

Günümüz Müslümanları da bu kurbağa gibi sırtında taşıdığı akrebin artık farkına varmalı ve ondan kurtulmalıdır. Bunun tek şartı da İslama sarılmak ve güç birliği yapmak. Suni ihtilafları bir kenara itip İslam sancağı altında toplanmaktır.
“…Onlar taşkınların ta kendileridir.” Taşkın sözcüğü bu günkü ifadeyle izah edecek olursak, onlar teröristlerin ta kendileridir. Bugün ABD, AB, Rusya, Çin, İsrail birer terörist devlettirler ve devlet terörü uygulamaktadırlar. Çinin Uygur Türklerine, ABD nin Afganistan da, Irak ta, BM nin Somali de, vaktiyle Rusya nın Afganistan da, bugün Çeçenistan da, İsrail in Filistin de Beyrut ta yaptıkları zulümlerden az çok haberdarız ve nelerle karşılaşıldığını görüyoruz.

Yeryüzünde sınırları belli olmayan tek devlet İsrail dir. İsrail deki vahşet de devlet ahlakına sığmaz. Tam bir terörist faaliyet…

Şayet ahitlerinden sonra yeminlerini bozarlar da dininize dil uzatırlarsa siz de küfrün elebaşlarıyla vuruşun, belki vazgeçerler. Çünkü onların antları ahitleri yoktur.3

Müslümanlar öyle bir düşmanla karşı karşıya ki, işkence fırsatını yakalayabilmek için gözlerini açmış bekliyor durumda… bunlar en küçük bir şefkat ve merhamet hissi duymadan Müslümanları parçalamaya çalışırlar. Ancak yapamadıkları zaman faaliyetlerini geçici olarak durdururlar. Ne mevcut muahede ne riayet edilen bir sözleşme ne yürürlükteki anlaşma ve ne de varsa devam eden akrabalık bağı onları durduramaz! Bu ifadenin arkasında, uzun tarihi gerçekler yatıyor. Bütün tarih şahitlik eder ki, onların değişmeyen taktiğidir bu… Hiç bırakmazlar bu taktiği… Bazı istisnai hallerde çok kısa bir zaman için değiştirseler de, sonunda yine aynı taktiği uygularlar. Tıpkı Lübnan örneği gibi…

İsrail in Lübnan a girmesi için önce oradaki Hıristiyanların çekilmesi gerekiyordu. Bir fitne çıkararak iç savaş başlattı. Lübnan da/ Beyrut ta yıllarca iç savaş sürdü. Sonra oradaki boşluğu Suriye doldurdu. Lübnan a asker yerleştirdi. İsrail için bu tehlike arz ediyordu. Bir “Hariri” (Lübnan eski başbakanı) suikastı ile Suriye’yi suçladı. Oysa suikastı yapan kendisi idi. Amerika’yı ileri sürerek Amerika’nın aracılığı ile Suriye’ye baskı yaptırdı. Bu baskı sonucu Suriye Lübnan’dan askerini çekti. Tekrar doğan boşluktan istifade eden İsrail esir alınan bir askerini bahane ederek haftalarca Lübnan’ı ve Filistin’i bombaladı. Göçe zorladığı halkın üzerine, ambulansla hatahaneye götürülen yaralı çocukların üzerine, hastanelere ve sivil halkın üzerine bomba yağdırıyor, insanlık dışı vahşet saçıyordu. Kendini insan zanneden batı da bunu destekliyordu. Filistin’e Lübnan’a uyguladıkları ambargo nedeniyle ilaç dahi gönderilmezken, ABD ve AB İsrail’e gemilerle bomba gönderiyordu. İşte batının vahşeti… İşte küfrün çirkin yüzü… İşte onların cibilliyeti bu…

Bunlar küfrün öncüleri, elebaşları. Onların ne sözleşmeleri olur, ne muahedeleri ne de anlaşmaları… Öyle ise onlarla savaşmak gerekir. Belki de o zaman hidayete gelmeleri mümkün olur. İslam ordusunun kuvvetli olması ve cihatta galip gelmesi, birçok kalpleri doğruluğa döndürür, sevk eder ve onlara galip gelen de onlara hakkı gösterir. Bu sayede onlar da hakkı tanımış ve onun hak olduğu için onlara galip geldiğini, arkasında ilahi kuvvetin bulunduğunu anlamış olurlar.

___________________
1- Tevbe 8
2- Tevbe 10
3- Tevbe 12

TARİHİ VAKALAR

Biz burada bütün tarih buyunca müşriklerin müminlere karşı tutumlarını bir bir anlatacak değiliz. Zaten elinizdeki bu kitap buna müsaitte değil. Sadece birkaç tarihi olaya işaret etmekle yetineceğiz. Çünkü tarihe bakıldığında müşriklerin bütün tarih boyunca takındıkları tavrın hep aynı olduğunu görürüz.

Arap yarım adasındaki durumu, meşhur siyer kitaplarında net bir şekilde görmek mümkün Mekke de İslam davetinin başladığı ilk günden Mekke nin fethine kadar olan zaman içerisinde müşriklerin bu dine ve bu dinin mensuplarına, müminlerine karşı olan tutumlarını her Müslüman az çok bilir. Onun için bu döneme hiç girmeyeceğiz. Bu konu için herhangi bir siyer kitabına göz atmak yeterlidir.

Şu da bir gerçek ki, Müslümanlar ehli kitap olan Yahudi ve Hıristiyanlarla savaştıkları kadar müşriklerle savaşmak zorunda kalmamışlardır. Ama bu hiçbir zaman müşriklerin Müslümanlara karşı takındıkları tavra ve onların Müslümanlara karşı tutumlarına aykırı düşmez. Çünkü bu ehli kitap ve müşriklerin Müslümanlara karşı ila nihaye devam ede gelen değişmez tutumlarıdır.

Bize göre İslam Hz Muhammed (SAV) in risaletiyle başlamış ancak onunla (SAV) sadece risalet müessesesi mühürlenmiştir. Müşrikler daha önce gelen her resule ve her risalete karşı olan tutumları şirkin mutlak olarak Allah’ın dinine karşı olan tutumunu gösterir.

Müşrikler Hz Nuh’a Hz Hud’a Hz Salih’e Hz İbrahim’e Hz Şuayb’e Hz Musa ya Hz İsa ya ve onlara inananlara neler yapmadılar?.. Sonra Hz Muhammed (SAV) e ve Müslümanlara ve neler yaptılar?..

Bağdat ta tatarlar, Endülüs de İspanyollar, batlılar, Kudüs de haçlılar, topyekûn Avrupa, Türkistan da Çinliler, Hindistan da Hindu ve Sihler, komünist Rusya sınırları için de Ruslar ve bugün Çeçenistan da yine onlar. Cezayir de Fransızlar, Afganistan da önce Ruslar, şimdi Amerikalılar, Yugoslavya da Sırplar ve Hırvatlar… İslam coğrafyasının neresine bakarsanız bakın durum aynı Çin den Amerika ya Eritre den Mora ya bütün İslam dünyası küfrün hep o çirkin ama gerçek yüzüyle karşı karşıya kalmaktadır. İşte günümüzde Amerika nın Irak ta İsrail’in Filistin de ve Lübnan da gösterdikleri çirkin yüzü bunların gerçek yüzüdür.

Şaşmaz ve değişmez kur’an ayetlerinin de ifade ettiği gibi onlar müminlerle yaptıkları sözleşmeye ve teminata asla riayet etmezler.
Putperest tatarlar Bağdat ta Müslümanlara saldırdıkları zaman tarihte eşine az rastlanan bir facia meydana gelmişti. Bu faciayı ibn-i kesir “el bidaye ven’nihaye” adlı eserinde 656 yılı hadiselerini özetle şöyle anlatır.

“tatarlar şehre girdiklerinde kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç demeden ayakta durabilen ne kadar canlı varsa hepsini öldürdüler. (bugün İsrail’in Lübnan’da yaptığı da aynı değimliydi?) halkın birçoğu mahzenlere hayvan ağılarına ve haşhaş tarlalarına saklandılar. Buralarda günlerce hapis kaldılar. Bir gurup insan bir hana sığınıyor ve hanın kapılarını kapatıyor. Tatarlar gelip kapıları kırarak ve ya yakarak açıp içeri giriyorlar. Bunu gören zavallılar kaçışıyor ve en üst katlara doğru çıkıyorlar. Tatarlar onları yakalayıp mızraklarla kargılarla öldürüyorlar. Handan dışarıya doğru oluk oluk kan akmaya başlıyor. Mescitlerde camilerde ve ağıllarda da durum aynı ehli zimmî olan, hilafetin merkezinde, Bağdat’ta oturan orada İslam’ın, Müslümanların hükmüne son vermek üzere tatarlarla iş birliği yapan Yahudi ve Hıristiyanlardan ( onlar şehrin gizli taraflarını gösterip tanıtıyorlardı. ) ve onlara sığınanlardan Rafızî vezir ibni Alkanî nin evine kapananlardan başka bir tek fert kurtulamıyorlardı birde bazı tüccarlar, mallarını, mülklerini vermek suretiyle canlarını kurtara bilmişlerdi. Bağdat bütünüyle harap edildi. Ancak parmakla sayıla bilecek birkaç insan ayakta kala bildi. Onlarda korku ve zillet içinde… Bu faciada iki milyon insan telef edildiği söyleniyor.

Tatarların Bağdat’a girişleri muharrem aynının son günlerine tesadüf ediyordu. Kılıçlar 40 gün müddetle Bağdatlıları biçmeye devam etti. İlim şehri Bağdat’ın bütün kütüphaneleri yıkıldı. Kitaplar nehre atıldı bütün devlet erkânı, ilim adamları ve yakınları kılıçtan geçirildi. 40 gün boyunca nehir kan ve mürekkep aktı. Halife muğtasım billah’ı da safer ayının 14. günü katlettiler ve kabri silinip gitti. Hatipler, imamlar, hafızlar kâmilen öldürüldü. Aylarca Bağdat’ta camiler mescitler kapalı kaldı, cumalar tatil edildi.

40 gün sonra bu facia sona erince Bağdat’ın her tarafı çökmüş, yıkılmış ve parmakla sayıla bilecek az bir insan hayatta kalmıştı. Yollarda ölülerden tepeler meydana gelmişti. Yağan yağmur ölülerin şeklini değiştirmiş etrafa dayanılmaz bir koku yayılıyordu. Bu hal temiz havayı bile değiştiriyordu. Bundan dolayı şiddetli bir veba salgını baş göstermişti bu hastalık hava yoluyla şama’da sirayet etti ve bir sürü insan bu yolla telef oldu, dünyasını değişti.

Bağdat ta eman verildi haberi duyulunca insanlar gizlendikleri yerlerden, toprak altından, kuyulardan, mahzenlerden, kabirlerden çıkmaya başladılar ki bunalar gizlenerek kurtula bilen bir kaç sağ insan sağ insandı. Onlar da sanki mezardan çıkan ölüler gibiydiler. Birbirlerini tanımıyorlardı anne evladını, kardeş kardeşini tanımıyordu. Dışarıda da şiddetli bir vebanın pençesine düşerek eriyip gidiler.

Bu sadece tarihi vakalardan bir tanesi… Bu tarihin derinliklerinde, mazinin karanlıklarında kaybolup giden tatarlara mahsus bir vakıa mıdır?..
Hayır, asla!.. Modern devrin tarihi vakaları bu faciadan hiçte farklı değil… Hindistan’la Pakistan yarıldıkları zaman Hint putperestlerin Müslümanlara yaptıkları şenaat ve hıyanetler eski devirlerdeki tatarların yaptıklarından aşağı kalmaz… Hindistan tarafında kaldıklarından dolayı maruz kaldıkları zulümden kurtulmak için Pakistan’a hicret eden sekiz milyon Müslüman’ın Pakistan’a sadece üç milyonu ulaşabilmişti. Kalan beş milyon Müslüman’ın hesabı yollarda görülmüştü. Hindistan hükümetinin ileri gelenleri tarafından korunup kollanan muazzam bir putperest insan sürüsü Müslümanlara saldırı üstüne saldırı, tecavüz üstüne tecavüz etti. Yol boyunca onları kurbanlık koçlar gibi kestiler. Cesetlere akıllara gelmedik şenaatler işledikten sonra vahşi hayvanlara yem olarak bıraktılar. Tanzim edilmiş kuvvetlerin icra ettiği bu çirkin, şeni’ ve korkunç facia Müslüman memurların nakledildiği tren kervanında da işlenmişti. Hâlbuki Hint dairelerinde çalışan Müslümanlardan arzu edenlerin hicret edebileceği hususunda tam bir ittifak yapılmıştı. Bu kervanda elli bin memur vardı. Kervan Hindistan’la Pakistan arasındaki “Hayber” geçidinde elli bin kişi ile tünele girmiş fakat diğer taraftan dağılmış, parçalanmış, her tarafa yayılmış insan cesetlerinin parçalarıyla çıkmıştı…

Tatarların komünist Rusya’daki ve Çin’deki halefleri, oradaki Müslümanlara neler yaptılar neler... Çeyrek asır içinde 26 milyon Müslüman’ın canına kıydılar. Her yıl bir milyon kişi demektir bu… ve bu öldürme işlemi devam edip gitmektedir. İnsanı titreten, tüylerini diken diken eden işkenceler de cabası… Çeçenistan Rusya’nın içinde Müslümanların kanayan bir yarasıdır. Karabağ Ermenistan da aynı mezalimin bir parçası…

Çin kıtasında Müslüman Türkistanlılara karşı tatarların şenaatini gölgede bırakan olaylar vuku bulmuştur. Müslüman liderlerden bazıları getirildi, ana caddede bir çukur kazıldı. İşkence ve baskı ile Müslümanlar insan pisliklerinin getirmeye zorlandılar. Gübre için topladıklarını iddia ettikleri o pislikleri çukurdaki o Müslüman liderin üzerine boşalttılar. Üç gün müddetle bu işlem devam etti… ve sonunda adam kuyuda boğulup gitti.

Son zamanda Doğu Türkistan’ın Urumçi kentinde çıkan olaylarda Türkistan yetkililerinin verdiği bilgilere göre 1200 Müslüman hayatını kaybetti. 5000 i aşkın yaralı… Ve olaya müdahale eden polis olayın baş aktörü… Ölenlerin hemen hemen hepsi kafadan ve tek kurşunla öldürülmüştü. Bu da gösteriyor ki keskin nişancılar tarafından öldürülmüşlerdi… Bu bir soykırım değil de ne olabilir?..

Komünist Yugoslavya da Müslümanlara aynı şeyler uygulandı. Kadınlar erkekler pastırma makinelerine canlı canlı sokuluyor, diğer taraftan etten, emikten, kandan mamul bir hamur halinde çıkarılıyordu. Daha dün Bosnahersek’te Sırplar Müslüman Boşnakların çocuklarını anne babalarının gözleri önünde canlı canlı kıyma makinelerinde çekip köfte yaparak anne ve babalarına zorla yedirildiği ve daha birçok vahşice işlenen şenaatler henüz hafızalarda tazeliğini koruyor. Esirleri arenalarda vahşi hayvanların önüne atıp parçalanmasını seyrederek eğlendikleri unutulmadı.

Endülüs te İspanyollar farklı bir uygulama mı yaptılar? O kadar şenaat, ihanet ve işkence bir yana orada üç asır yaşamış bir medeniyetin bugün izleri bile yok edilmiş. Ne bir cami, ne bir kütüphane, ne bir saray, ne de bir başka şey… işte küfrün çirkin yüzü bu…

Bu gün medeni (!) diye lanse edilen batının farklı bir yüzü yok. Aynı şenaatleri birinci cihan harbinde biz yaşadık…

Cezayir’in işgalinde Fransızların yaptıklarını yine Fransız bir yazar anlatırken: “milletimden utanıyorum. Biz Cezayirli Müslümanları uçaklara doldurup 10 bin fit yüksekten aşağıya atarak öldürüyorduk” diyor.

Bulgaristan’ın belene kampları da unutulmadı. ABD nin Irak’ta, ebu guryb cezaevinde, guantanama da, yaptıkları… İsrail in Filistin’de Lübnan’da yaptıklarını ayrıca izaha hacet yok sanırım.

İşte bu, küfrün çirkin yüzü… Küfrün gerçek yüzü bu… Yüce rabbimin eşsiz kelamı ne kadar doğru: “ Nasıl ahitleri olabilir ki?,, fırsat bulup galip gelselerdi, size karşı, ne akrabalık bağlarına ne de muahede hükümlerine aldırırlardı.”

“Ne akrabalık bağlarına ne de muahede hükümlerine riayet ederler… Onlar taşkınların ta kendileridir.”

Onlar dünyanın teröristleridirler. hele İsrail, sınırları belli olmayan tek devlet olduğu gibi anlaşma tanımayan tek devlette yine odur.

__________________________________
1- Tevbe 8

HÜNEYN GÜNÜ

Andolsun ki Allah size birçok yerde ve Hüneyn gününde yardım etti. Hani siz o gün sayınızın çokluğundan hoşlanıp övünmüştünüz, fakat çokluğunuz size bir fayda vermemişti. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet bozularak arkanıza dönüp kaçmıştınız. Bozgundan sonra Allah, peygamberine ve müminlere sekinetini indirdi. (Alplerini teskin ederek güvenlik verdi) ve görmediğiniz ordular indirdi de kâfirleri azaba uğrattı. Kâfirlerin cezası budur. Bundan sonra Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah Gafur’dur, Rahim’dir.1

Bu mübarek ayetler Müslümanları tefekküre ve teşekküre davet ediyor. Her hususta muvaffakiyetin ancak Allah’ın yardımı ile olacağının bildiriyor. Zahir varlığa ve çokluğa değil ancak Allah’ın yardımına itimat edilmesine işaret ediyor.

Allah müminlere Resulüllah (s.a.v) ile katıldıkları birçok savaşlardan birçok yerde yardımda bulunmak suretiyle onlara olan ihsan ve faziletini zikretmektedir. Bu Allah katından olup, o’nun desteklemesi ve takdiri iledir. Yoksa onların sayıları ve hazırlıkları ile değildir Allah’u Teâlâ sayıları az ve çok olsun zaferin ve yardımın ancak kendi katından olduğunu onlara tembih etmektedir.

Ayette uyarıldığı üzere, şimdiye kadar elde ettikleri zaferlerin hiç biri sayı çokluğuna dayanmıyordu. Bu sefer Müslüman askerlerin sayı çokluğunu söz konusu etmeleri onlardan beklenen ihlâs ve tefekküre aykırı düşen bir tutum olmuş oluyordu. Allah (c.c.) da peygamberini muzaffer kılanın kendisi olduğunu göstermek için bu savaşta önce Müslüman ordusunu hezimetle karşı karşıya getirmiştir.

Hüneyn günü onların çokluğu onları böbürlendirmiştir. Azlık ve zayıflıktan dolayı mağlup edilmeyeceklerini zannettiler. Allah onları kendi hallerine bıraktı. Allah’ın yargısına karşı onların çokluğu kendisine bir yarar sağlamadı. Olanca genişline rağmen yeryüzü onlara dar geldi korkarak arkalarını dönüp kaçtılar. Gerçek anlamda sayı azlığından değil fakat çokluğa güvenmekten dolayı Allah onları yenilgiyle yüz yüze getirmiş; sonra da o durumdan kendilerini kurtarmıştır. Gerçekten de hüneyn savaşı başlar başlamaz Müslüman saflarında büyük bir panik yaşanmış sonra sayıları az da olsa zaferin ancak Allah katından ve onu yardımıyla olacağını belirterek onları yardım ve desteğini indirmiştir. “yardım ve zafer ancak Allah’tandır.”

Hüneyn Mekke ile Taif arasında bir vadidir ki, Müslümanlarla havazin ve sakîf kabileleri arasındaki savaş bu vadide olmuştur. Şöyle ki; hicretin sekizinci senesinde Mekke’nin fethinin hemen sonrasında havazin ve sakîf kabileleri Müslümanlara karşı ordu hazırladılar. Bu kabileler putperestti. Mekke’nin fethinden sonra Kureyş topyekûn Müslüman olunca etraftaki Arap kabileleri; biz bu Müslümanları ortadan kaldırmasak bunlar bize de savaş açacaklar bu da bizim sonumuz olur diyerek hüneyn vadisinde toplandılar. Resulüllah ile savaşmak üzere hüneyn de toplanan kabileler şunlardı: havazin, sakîf, beni çeşm beni sa’d kabileleri beni hilal kabilesinin evza kolu Amr ibni Amir ile afv ibni amir oğullarından birçok kimse… Bunlar hüneyn vadisinde toplandığı haberi Resulüllah’a ulaştı Resulüllah hiç vakit kaybetmeden karşı hazırlığa başladı. Muhacir ensar ve çeşitli ensar kabilelerinden oluşan on bin kişilik Mekke’yi fetheden ordusuna ilave olarak Mekke de Müslüman olan ve serbest bırakılan iki bin kişiyle birlikte düşmana doğru hareket etti. İki ordu hüneyn vadisinde karşı karşıya geldi. Müslümanların bazıları İslam ordusunun çokluğunu görünce böbürlendi ve “bu ordu azlıktan dolayı yenilmez” dediler. Müslümanlar hüneyn vadisine geldiklerinde vakit henüz sabahın alaca karanlığıydı süratle vadiye indiler düşman ordusu vadide pusu kurmuştu Müslümanların bundan haberi yoktu birden üzerlerine yağan oklar sıyrılan kılıçlar ve tek kılıç halinde yapılan hamleler karşısında Müslümanlar neye uğradıklarına şaşırdılar. O zaman ayeti celilede de buyrulduğu üzere geri dönüp kaçmaya başladılar. Fakat Resulüllah azim ve sebat gösteriyor ve üzerine bindiği boz renkli katırını düşmanın üzerine sürmeye devam ediyordu. Aynı anda Abbas sağ özengiye Ebu Süfyan bin Haris sol özengiye yapışmış durdurmaya çalışıyorlardı. Resulüllah ise gür sedasıyla ”ey Allah ın kulları! Ben Allah’ın resulüyüm!:” diyerek Müslümanları düşman üzerine atılmaya davet ediyordu. Sonra şu kafiyeli cümleleri tekrarlıyordu. “yalan yok gerçek peygamberim ben, herkes bilir Abdulmuttalib’in oğluyum ben”

Bu, üstün cesaretin en yüksek mertebesidir. O gün de ordusu yanından dağılmış, kızışmış harbin içindeyken bütün bunlara rağmen hızlı gidemeyen ne hücuma ne de kaçmaya yarayan bir katırın üzerindedir. Bununla birlikte onu düşmanının üzerine mahmuzluyor. Onu tanımayanlar tanısınlar diye yüksek sesle ismini ilan ediyor.(Allah’ın salât ve salamı onun üzerine olsun.) bütün bunların hepsi onun Allah’a güveninden, onun Allah’a tevekkül etmesinden, Allah’ın kendisine yardım edeceğini bilmesinden, gönderdiği dinini tamamlayacağını ve kendi dinini diğer dinlere galip getireceğini bilmesindendir. “üzülmeyin gevşemeyin inanıyorsanız en üstün sizsiniz”2

Resulüllah’ın yanında sahabelerin ileri gelenlerinden ancak yüz kişi kalmıştı. Resulüllah gür sesli amcası Abbas’a bütün kuvvetiyle şöyle nida etmesini emretti.

- Ey şeceretü’r-Rıdvan ashabı!.. (yani ağaç altında tek bir ferdin dahi geri dönmemesi üzerine kendi arzularıyla biat eden Müslümanlar) Abbas çağırmaya devam ediyordu:
- Ey bakara süresi ashabı!..
- Ey semure ashabı!..

Bu nidalara Müslümanlar; Lebbeyk… Lebbeyk… Diyerek karşılık verdiler. Bütün ordu süratle geri dönüp Resulüllah’a tabi oldular. Hatta bazıları bütün zorlamalarına rağmen hayvanını döndüremeyince derhal atından inip zırhını kuşanıyor hayvanını salıp piyade olup Resulüllah’a iltihak ediyorlardı, Resulüllah’ın yanında yeterli kuvvet birikince, onlara süratle düşmanın üzerine saldırı emrini verdi neticede müşrikler hezimete uğradı. Müslümanlar onları kovalayarak birçoğunu da esir aldılar. Resulüllah’ın yanına esirlerle döndüler.

Bu, Müslümanların on iki bin kişi gibi büyük bir kuvvetle yapmış oldukları ilk muharebe idi. Müslümanlar bu ordunun mağlup edilmeyeceği düşüncesine kapılarak zaferin ana unsurunu unutmuşlardı işte Allah harbin başlangıcında perişan etti. Fakat Resulüllah’a yapışan ve onunla beraber sebat gösteren az bir kuvvetle onları muzaffer kıldı.

Ayeti kerime burada hüneyn savaşını Allah’ı unutmanın ve onun kuvvetinden başka kuvvete güvenmenin neticelerini arz etmek için zikrediyor, aynı zamanda başka bir hakikati de bize açıklıyor: her akidenin kendi dayandığı kuvvetini açılıyor. Sayı çokluğu hiçbir şey değildir. Akide için her şeyden soyutlanan sebatkâr, bir birine bağlı ve anlayışlı bir azınlık asıl kuvvet unsurudur. Hatta sayı fazlalığı çok defa hezimetin bile sebebi olabilir. Çünkü akidenin hakikatini idrak edemediği halde umumi cereyana sürüklenerek bu akideyi kabul eden bazı kimseler sendeler, ayakları sallanır…

Her akide dalgaların sürüklendiği köpüklerle ve rüzgarın alıp götürdüğü atlarla değil; seçilmiş, temiz, civanmert yiğitlerle kendini kabul ettirmiştir.

“Bundan sonra Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah Gafur’dur, Rahim’dir”

Hasbelbeşer meydana gelen kusurlardan, yanlış fikirlerden dolayı tevbe edip Allah’ın affına sığınanların af ve mağfirete mazhar olacaklarını müjdeliyor.

________________________
1- Tevbe 25,26,27
2- Âli İmran 139

CİZYE VERİNCEYE KADAR SAVAŞ

Kendilerine kitap verilenlerden olup ta Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, hak dini din olarak kabul etmeyen kimselerle ta boyun eğip itaat ederek cizye verinceye kadar savaşın.1

Ayette dört vasıf sayılıyor ve bu vasıflar kendisinde bulunan kimselerle hor ve hakir oldukları halde elleriyle getirip cizye verinceye kadar savaşılması emrediyor ki onu dört vasıf şunlardır:
1- Allah’a iman etmezler; Allah’a çeşitli eşler koşarlar. Yahudiler Allah’ın cisim olduğuna ve Üzeyir (a.s) Allah’ın oğlu olduğuna inanırlar. Hıristiyanlar ise Allah’ın bazı eşyaya hulul ettiğini ulûhiyetin – ekanimi selaseen – üçleme inancından ibaret olduğuna yani Allah’ın – hâşâ – üç olduğuna inanırlar. Bu itikat ise şirktir. Dolayısıyla kitap ehli olan Yahudi ve Hıristiyanlar müşriktirler.
2- Ahiret gününe iman etmezler; onlar varlıkların cisim olarak haşrolacağını inkâr ederek yalnızca ruhların haşrolacağına inanırlar. Cennet ehli yemez içmez ve cennette nikâh yoktur derler. Ahiret tıpkı uyumakta olan bir insanın rüya görmesi gibi sadece manevi bir hayattır. Orada maddi manevi nimet ve azap görülmeyecektir derler. Bu da ahirete iman etmediklerinin işaretidir.
3- Allah ve peygamberinin haram kıldığını haram saymazlar; burada peygamberden kasıt ister kendilerine gönderilen peygamberler olsun, ister son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) olsun netice değişmez. Onlar helal ve haramları değiştirmişlerdir. İçki, faiz, domuz eti gibi…
4- Hak dini din olarak kabul etmezler; din olarak benimsedikleri ise Allah’ın hak dini değildir. Nefsanî arzuları, heves ve kaprisleri doğrultusunda Tevrat ve İncil’in üzerinde bile tahrifat ve tebdilat yaparak oyun oynadılar. Onlar hak din olan İslam’ı da din olarak kabul etmezler.

Kitap ehli (Yahudi ve Hıristiyanlar) bu vasıflara sahip oldukları için küçültülmüş olarak kendi elleriyle getirip cizye verinceye kadar onlarla savaşın. Onların cizye ödemeleri teslimiyetlerinin ve de akıbetin selametinin delilidir. Kaldı ki, onlar aranıza karışacak İslam’ın adaletini ve hoş görüsünü göreceklerdir. Müslüman olurlarsa onlar sizden siz de onlardansınız. Müslüman olmazlarsa cizye ödeyecekler. Sizler de kendilerine zulüm ve işkence etmeyeceksiniz. Kendilerine zimmî denilecektir. Çünkü yapılacak muamelelerde eşitlik ve adalet hukukuna riayet etmek, Allah ve resulünün zimmeti gereğidir.

Burada kitap ehline iki seçenek sunuluyor. Ya hakkıyla iman ederler, ya da alçalmış, zelil bir halde kendi elleriyle cizye vermek üzere kendileriyle anlaşma yapılır. Aksi taktirde savaşılır. İman ederlerse müminler oların kardeşi olar da müminlerin kardeşi olurlar. Sulh yaparlarsa kendi elleriyle küçük düşürülmüş olarak cizye öderler ve bunu kendileri getirip cizyeyi tahsile memur olana bizzat takdim ederler. Memur onların ayağına gitmez. Onlar memura getirir teslim ederler. Müslümanlara her şeyleriyle teslim olduklarının ifadesidir bu…

Bunlara zimmî (zimmet ehli) denir ki, Müslümanlar bunlara gelecek her türlü iç ve dış taarruzlardan korur ve kollarlar onları… Çünkü onlar ödedikleri cizye ile Müslümanların zimmetindedirler. Kendilerine adil davranılır, düşmanlarından korunurlar. İç içe yaşamaları münasebetiyle İslam’ın adalet ve hoşgörüsünü görüp Müslüman olabilirler. Böyle olursa Müslüman olanlardan cizye düşer, alınmaz.

Cizye alınmasının şu hikmetleri vardır:
1- Onları alçaltarak haraca bağlayıp küçük duruma düşürmek, horlanmış olarak zelil ve rezil etmek.
2- Düşmanın güçlenmesini önlemek – yılanın başını küçükken ezmek – gibi…
3- Güç toplamalarına ve Müslümanlar için tehlike olmalarına mani olmak.
4- Aleyhte propaganda yapmalarına engel olmak
5- Gayrimüslime bile İslam’ın hâkimiyetini ettirmek, onların İslam’a teslim olmalarını sağlamak, Allah’ın hâkimiyetine zelil olarak boyun eğmelerini sağlamak için onlardan cizye denilen haraç alınarak sulh yapılmasını aksi taktirde savaşılmasını emrediyor Hz. Allah… Ta ki, Allah’ın dini yeryüzünde hakım oluncaya kadar.

_____________________
1- Tevbe 29

İKİ AYRI TUTUM

İman edenler “keşke cihad hakkında bir sure indirilse” dediler. Ama muhkem bir sure indirilip de orada savaş zikrolununca, kalplerinde hastalık olanların ölüm korkusuyla bayılmış kimselerin bakışları gibi baktıklarını görürsün. Korktukları başlarına gelsin.1

Sadık müminler tutkunudurlar. İlayı kelimetullah uğruna canlarını ve mallarını sarf etmek isterler. Cihad ve cihadın sevabına tutkun olduklarından cihatla ilgili bir surenin inişini arzu ile beklemekte idiler. Savaşın emredildiği kesin olarak, şüphe ve ihtimalden uzak, net ve sağlam bir şekilde anlatıldığı, içinde cihadın Müslümanlara farz kılındığını bildiren ayetlerin bulunduğu bir sure indiği zaman kalplerinde hastalık olanlar – ki bu münafıkların vasıflarıdır – ölüm korkusundan can çekişmekte olan ve gözünü kırpmadan neye uğradığını şaşırmış bir şekilde insana bakan kimse gibi sana baktıklarını görürsün. Korkaklıklarından ya da İslama olan içlerindeki düşmanlıktan ötürü gözlerini fal taşı gibi açarak sana batkılarını görürsün. Neye uğradıklarını şaşırmış bir şekilde rüsvaylıklarının açığa çıkmasından endişe ettikleri için sana dik dik batkılarını müşahede edersin. İşte o zaman onlar bütün bağlarını yitirmekte, taktıkları riya maskesi düşmekte ve hemen gelen emir karşısında zaaf ve ürpertileri açığa çıkmaktadır.

“Ölüm korkusuyla bayılmış kimselerin bakışları gibi sana baktıklarını görürsün”
Bu ifadenin taklidi mümkün değildir. Bir başka şekilde aktarılması da imkânsızdır. Bu dehşet derecesine varan bir korku halini canlandırmaktadır. Titreyen bir zaafı, baygınlığa varan bir korkuyu ifade eder.

İnanmayan çığırtkan ruhların, samimi olmayan, fıtratları, Müslümanlara gelen tehlikeleri sevinçle karşılayan hayasız kimselerin ebedi bir kopyasıdır bu… hasta ruhlu münafıkların tabiatını anlatmaktadır. Korktukları başlarına gelsin Allah onların hastalıklarını arttırsın.

_____________________
1- Muhammed 20

İNANANLAR VE İNANMAYANLAR

Allah’a ve ahiret gününe iman edenler mallarıyla, canlarıyla savaşmak istediklerinden ötürü geri kalmak için senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini çok iyi bilendir.
Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüpheye düşen, şüphelerinde bocalayan kimseler senden izin isterler.1

Asla hata ihtimali olmayan bir kaide bu… Allah’a ve ahiret gününe inanan müminler, savaşa bilecek güce sahip odukları sürece cihat farizasının edası hususunda cihada katılmayıp evlerde oturmak için katiyyen izin istemezler. Mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşa katılmakta asla tereddüt göstermezler. Aksine Allah’ın emrettiği gibi süvari ve piyade olarak O’nun emrine itaat ederek O’na kavuşacağına inanarak, O’nun mükâfatına güvenerek ve O’nun rızasını umarak savaşa koşa koşa giderler. Onlar bunu kendi arzularıyla yaparlar. İzin istemek şöyle dursun teşvik edilmeye bile ihtiyaçları yoktur onların… Allah takva sahiplerini bilir… Kimler olduklarını, takvadaki derecelerini, onların değerlerini bilir ve ona göre onlara büyük mükâfatlar verir.

Ancak allah’a ve ahiret gününe inanmayan, ara sıra inanıyor gibi gözükseler bile imanlarında süreklilik göstermeyen, şüphecilik ruhlarına işlemiş olan, kalpleri iman ve yakinden boşalmış olan kimseler izin isterler.
Elmalılı Hamdi Yazır der k; “ Onlar saplandıkları şüphe bataklığında bocalayıp dururlar. Ne yapsalar o şüphelerinden kurtulamazlar. Bütün varlıklarıyla tereddüt içinde yaşarlar. O şüpheden bu şüpheye, bu kuşkudan o kuşkuya yalpa yapar, yuvarlanır dururlar. Hatta şüphelerinde bile süreklilik gösteremezler. İmandan küfre, küfürden imana mekik dokur dururlar. Bir çıkar söz konusu olduğu zaman mümin olurlar, imana meyil gösterirler. Bir güçlük bir meşakkat söz konusu olduğu zaman küfre doğru kayarlar. Böylece bazen imana doğru giderler, cihada çıkmak isterler, sonra da döner uydurma mazeretler öne sürer, izin almak isterler.”2
İşte cihada çıkmak için izin istemek müminlerin değil, böyle imanları şüphe ve tereddütlerle dolu kimselerin âdetidir. İzin istemek bizzat küfür değilse de müminden sadır olması normalin aksine bir durumdur. Müminler cihaddan geri kalmak için asla mazeretler uydurup izin istemezler.

______________________________
1- Tevbe 44,45
2- Hak dini kuran dili; cilt 4 s 354

ÇARPICI ÖRNEKLER

Tevbe suresi Tebük seferi sırasında nazil olmuş bir suredir bu savaşta cereyan eden hadiseleri canlandıran müthiş tablolar vardır bu surede… Konuyla ilgili birbirine zıt iki çarpıcı örnek nakledeceğiz.
Resulüllah (S.A.V) Tebük seferine girmeye hazırlandığında Beni Seleme nin kardeşi Cedd b. Kays’a: “Ya Eba Vehb esfaroğullarıyla (Rumlarla) savaşa var mısın? Onlardan cariyeler ve hizmete elverişli gençler esir edinesin” buyurdu. Cedd b. Kays ise; “Ya Resulellah bana izin versen ve beni fitneye düşürmesen olmaz mı? Vallahi kavmim, kadınlara benden daha düşkün bir erkek tanımamıştır. Ben Rum dilberlerine sabredememekten korkarım” dedi. o zaman Resulüllah (S.A.V) ondan yüz çevirdi ve “sana izin verdim” buyurdu. Tevbe suresinin 49. ayeti bunun hakkında nazil oldu.3
“Bilin ki onlar zaten fitneye düşmüşlerdir…”
Bir başka örnek: Resulüllah (S.A.V) Tebük seferine çıkarken Hz. Ali’yi vekil tayin etti ve Medine de kalmasını emretti. Savaşa atılmayacağı için bu durum Hz. Ali’nin çok gücüne gitti. Resulüllah ona: “Ya Ali sen bana göre Musa’nın yanındaki Harun gibisin” buyurdu.4

_____________________________
3- Fi zilalil kuran; cilt 7 s 311
4- Buhari; fedaili ashabı’n-nebi 9, Tirmizi; menakıp 20, İbni Mace mukaddime; 11

MÜNAFIKLARA KARŞI CİHAD

Ey peygamber! Kâfirler ve münafıklarla cihad et ve onlara karşı çetin ol. Onların varacakları yer cehennemdir ve o ne kötü dönüş yeridir.1

Allah-u Teâlâ resulüne kâfirlerle ve münafıklarla savaşmayı ve onlara karşı sert davranmayı emrediyor. Bunların yanında kedisine tabi olan müminlere kanat germesini de emretmiş kâfirler ve ikiyüzlü münafıkların ahiret yurdunda varacakları yerin cehennem olduğunu haber vermiştir. Konyalı Mehmet Vehbi Efendi Hulasat’ul-Beyan da;

“kâfirler ve münafıklar fesat erbabı oldukları için her ne surette olurlarsa olsun onlarla cihad etmek ve bu cihad sebebiyle onların fesatlarını yok etmek, onların insanları ifsat etmelerini önlemek farzdır. Çünkü onlar vahdaniyeti inkâr ve Resulüllah’a ve de müminlere eza ve sair fesadata devam ve cüret ettiklerinden yumuşaklıkla muameleye müstahak değildirler”

Resulüllah çok kere münafıklara yumuşak davranıyor, onların birçok suçlarına, hatalarına göz yumuyor ve affediyordu. Ama nihayet yumuşak davranmak gayesine ulaşmış, müsamaha miadını doldurmuştur. Allah Resulüne yeni bir plan hazırlamasını emrediyor. Bunun için de onları kâfirlerle birlikte zikrediyor, aynı kategoride ele alıyor ve her iki sınıfa karşı da; dinmeyen, acımayan, sert ve katı bir cihad mükellefiyetini koyuyor.

Şüphesiz yumuşaklığında sertliğin de yeri vardır. Yumuşaklık miadını doldurunca sertlik başlamadı. Sabır devrini tamamlatınca katiyyen ortaya çıkmalıdır. Her hareketin zaruretleri ve her nizamın merhaleleri vardır. Bazı durumlarda yumuşaklık ızdırap verir. İşi uzatmak zarara yol açar.

Münafıklar hakkındaki cihad ve sertlik hususunda ihtilaf edilmiş ve muhtelif görüşler ortaya çıkmıştır. Hz. Ali den rivayet edildiğine ve İbni Cerir’in de tercihe şayan görüşü; bu cihad kılıçla olmalıdır. İbni Abbas’ın rivayet ettiğine göre peygamber (S.A.V) müşriklerle kılıçla, münafıklarla ise dil ile cihad etmiştir. Dahhak, Rebî’ ve Mukatil de bu görüşü tercih ederek kâfirlerle cihad kılıçla, münafıklarla cihad ise sözle sert davranmaktır demişlerdir.

Bundan anlaşılıyor ki, cihad yalnızca kılıçla veya başka silahlarla yapılan savaşlar değildir. Yani “cihad” kelimesi “savaş” anlamına gelen “kıtal” kelimesinden çok daha geniş kapsamlıdır. Burada münafıklara karşı cihad, ortaya koymak bu belge açıklamak suretiyle onların iç yüzünü açığa çıkarmak şeklinde tefsir edilmiştir. Dolayısıyla cihad; delille, kılıçla, yazı ve yayın yoluyla ve benzeri yollarla şartlara göre çalışıp gayret etmek, uğraşıp cihad etmek… Yani şartların elverdiği cihad şeklinde takatinin en son noktasına kadar sarf ederek mücadeleyi sürdürmektir.

Cihadın birçok merhalesi vardır. Savaş bunun sadece özel bir çeşididir ve o merhalelerden sadece biridir.

Hz. Ali (r.a): Resulüllah dört kılıçla gönderilmiştir. Bir kılıç müşrikler için; “ Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” 2

Bir kılıç kitap ehlinin kâfirleri için; “kitap verilmiş olanlardan allah’a da ahiret gününe de inanmayan, Allah ve peygamberlerinin haram kıldığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyenlerle boyun eğip kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın”3

Bir kılıç münafıklar için; “Ey peygamber kâfirler ve münafıklarla cihad et”4

Bir kılıç da asiler için; “o saldıranlar da Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar savaşın”5 demiştir.6

Sabunî fahri Razî den iktibasla söyle der: Allah müminlerin bazılarını bazılarının velisi olarak vasıflandırdı. Sonra da beş şey zikrederek bununla müminleri münafıklardan ayırdı. Münafıklar kötülüğü emrederler iyilikten alı korlar, namazda tembellik ederler. Zekâtta cimrilik ederler, cihada koşun diye emrolundukları zaman muhalefet eder oldukları yerde dururlar. Başka işler üzerinde dururlar. Mümin bunun tam zıddıdır. İyiliği emreder kötülükten alıkor, namazını kâmilen eda eder, Zekâtını verir, Allah ve resulüne itaate koşar. Bunun için Allah müminle münafık’ın vasıflarını ecir konusunda cennet ve cehennemi karşılaştırdığı gibi; “ mümin erkekler ve mümin kadınların bazısı bazısının dostudur. İyiliği emrederler, kötülükten alıkorlar, namazlarını dosdoğru kılar, zekâtlarını verirler ve allah’a ve resulüne itaat ederler.”7

_________________________________
1- Tevbe 73
2- Tevbe 5
3- Tevbe 29
4- Tevbe 73
5- Hucurat 9
6- İbni Kesir/ hadislerle kuran tefsiri
7- Tevbe 71

SAVAŞA KATILMAYANLAR

Allah’ın peygamberine muhalefet için savaşa gitmeyenler, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad etmeyi çirkin gördüler ve “bu sıcakta harbe çıkmayın” dediler. De ki; “Cehennem ateşi daha sıcaktır” keşke bilseydiler.

Artık yaptıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar onlar.

Allah seni (sefer sırasında) onlardan bir topluluğa döndürdüğü zaman senden savaşa çıkmak için izin isterlerse de ki; “benimle asla çıkmayacaksınız. Benim yanımda hiçbir düşmanla savaşmayacaksınız. Çünkü daha evvelden oturup kalmaya razı oldunuz. Artık geri kalanlarla beraber oturun.”1

Arzın ağırlığı, rahatlık ve gevşeklik onları kuşattı. Zayıf iradeleri ve basit gevşeklikler ve imandan boşalan kalpleri onları evlerinde oturttu… Savaşa iştirak etmeyen bu insanlar (münafıklar), “Allah’ın peygamberine muhalefet ederek” rahatlığa ve selamete erdiklerini düşünerek sevindiler. Mücahitleri havanın yakıcı hararetinde ve binbir güçlük içinde yalnız başlarına bıraktılar. “ Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihat etmeyi çirkin gördüler.”

Kalplerinde gizledikleri küfür ve nifaktan dolayı mallarının ve canlarının telef olmasından korkarak cihadı çirkin görüp rahatlığı seçtiler ve evlerinde oturdular. Kalpleri şirk ve fesat dolu olan bu güruh bununla da yetinmeyip,“bu sıcakta harbe çıkmayın dediler.”

Bu insanlar irade zayıflığı ve gayret azlığı ile doludur. Onların çoğu yorgunluklardan korkarlar… Güçlüklerden nefret ederler…

Küfür ve dalalet içinde yüzen bu güruhun üç hasleti vardır: cihattan hoşlanmamak, oturmayı, rahatı sevmek ve başkalarının da cihada katılmasına mani olmak. Tebük seferinde de öyle yaptılar. Kendileri gitmedikleri gibi sefere çıkan mücahitlere “bu sıcakta harbe çıkmayın dediler.” Allah onların bu sözünü redderek “De ki, cehennem ateşi daha sıcaktır keşke bilselerdi”

Şayet onlar dünya sıcaklığından korkuyor ve gölgeliklerdeki geniş rahatlığı tercih ediyorlarsa, çok daha yakıcı ve de devamlı olan cehennem sıcağı karşısında durumları nice olur?.. Çok acı bir ceza… Acı ama ne çare ki, hakikattir…

Ya dünya sıcağının belli ve sınırlı bir devresinde Allah yolunda cihad edeceksin yahut da hududunu Allah’tan başka kimsenin bilmediği cehenneme atılacaksın:
“Artık yaptıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar onlar.”

Rahatlığı zorluğa tercih eden ve daha ilk adımda cihad kervanından geri kalan bu güruh asla mücadeleye ehil değildirler. Cihad için onlardan hiçbir fayda beklenemez. Şu dünyada gülmenin sınırlı bir zamanı vardır. Ahiret günlerindeki ağlamak ise çok uzundur.

“Allah seni (sefer sırasında) onlardan bir topluluğa döndürdüğü zaman senden savaşa çıkmak için izin isterlerse de ki; “benimle asla çıkmayacaksınız. Benim yanımda hiçbir düşmanla savaşmayacaksınız. Çünkü daha evvelden oturup kalmaya razı oldunuz. Artık geri kalanlarla beraber oturun.”

Bu dava, uzun ve meşakkatli savaş boyunca yılmadan usanmadan direnerek planlı hareket eden, sabit adımlarla yürümeyi düstur edinmiş sağlam tabiatlı insanlara muhtaçtır. Zayıf yapılı, rahat düşkünü ve keyif ehli fertlerden teşekkül eden saflar hiçbir zaman için sebat gösteremezler. Çünkü onlar zor anda hemen cayar ve saflarda sarsıntı meydana getirerek zaafa düşürürler ve en sonunda da orduyu perişan ederler. Onlara af ve müsamaha göstermek, kendi arzularıyla iştirak etmedikleri cihadın şerefine onları da ortak etmek asla caiz değildir. Zorluk anında ordudan ayrılanlara müsamaha göstermek ve sonra kolaylık günlerde tekrar orduya dönmelerine izin vermek, bütün orduya karşı ve uğrunda acı mücadeleler verilen davete karşı cinayettir. Çünkü onlar savaşa çıkmak şerefini elde etme hakkının kaybetmişlerdir. Askeri birlikteki nizam ve intizam şerefini kazanmak hakkını elde edememiştirler. Cihad ciddi bir iş ve ağır bir yüktür. Ehli olmayan kaldırmaz. Bu nedenle onlara ne müsamaha ve ne de yumuşak muamele edilir. Hatta onların cenazeleri kılınmaz, kabirleri yanında da durulmaz.

Bu kaide inandığı dava için savaşan cemaatin birlik ve beraberliği ile nizam ve intizamıyla alakalı bir değer ölçüsüdür.

______________________________
1- Tevbe 81,82,83

MÜNAFIKLARIN CİHAT KARŞISINDAKİ TUTUMU

“Allah’a iman edin ve peygamberiyle birlikte cihada gidin” diye bir süre inmiş olsa, içinizden servet sahibi olanlar senden izin isteyip: “Bizi bırak oturanlarla beraber kalalım” derler.

Onlar geride kalanlarla (kadınlarla) birlikte kalmaya razı oldular kalpleri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar.

Ama peygamber ve onla beraber bulunan müminler mallarıyla ve canlarıyla savaştılar. İşte bütün hayırlar onlarındır. Onlar umduklarına kavuşanların ta kendileridir.1

İki ayrı yol: Allah’a iman ve resulü ile birlikte Allah olunda cihat ile kurtuluş ve ebedi saadet yolu ve nifak için düşüp cihattan kaçmak için yalan özür beyan ederek küçülme, alçalma ve zillete düşme yolu… Aynı şekilde iki aynı karakter: iman ve cihat ile beslenen bir ruhun sahibi mümin karakteri ve nifak ve fitnenin zehirli gıdasıyla beslenen münafık karakteri…

Buradaki hitap imanında samimi olmayan ve istikrarlı olmayan münafık alametleri kendisinde görülenleredir. Samimiyetle iman edin, imanınızda samimi olun ve Resulüllah’ın tarafında yer alın. Allah yolunda Allah’ın dinini ilâ için cihat edin diye bir sure inse, rahatına düşkün güç ve kuvvet sahibi zengin ve ileri gelen bir grup yalan özür beyan ederek geri kalmak isterler. Çünkü onlar nifak içerisindedirler. Gerçek manada iman etmemişlerdir. İmanlarında samimi değillerdir.

Rahatına düşkün bu münafıklar cihadı meşakkatli ve zor görürüler. Geride kalanlarla (kadın çocuk ve ihtiyarlarla) birlikte kalmayı tercih ederler. Omlar için cihaddan elde edilecek elde edilecek fayda, zenginlik, şeref, izzet hiç önemli değil. Yeter ki onlar cihada çıkmasınlar. Şeref haysiyet onur olmasa da olur. Onlar bunu düşünmezler. Onların tek düşüncesi rahatlarıdır. Yazın sıcağında veya kışın soğuğunda rahatlarının kaçmaması için verecekleri ödün, ödeyecekleri bedel onlar için hiçbir önem taşımaz. İzzet ve şerefleri gitse, zillet ve esarete düşseler bile… bu zilletin bu zillerin karşılığında ödeyecekleri bedel ne olursa olsun. Yeter ki günübirlik rahatları bozulmasın, onlar için fark etmez. Yani onlar ilerisini düşünmezler. İçine düştükleri zilletin bedelini çok ağır öderler. Sömürülürler, müstemleke bir hayata esir olurlar. İzzetlerini kaybetmiş olan zayıf şahsiyetli kişiler, ödedikleri bu bedelin izzetin bedelinden daha ağır ve daha pahalı olduğunu anlayamazlar. Ama hayatları boyunca bu pahalı bedeli öderler.

Şurası muhakkak ki, her şeyin bir bedeli vardır. Fakat zilletin bedeli daima şahsiyetin bedelinden pahalı ve ağırdır. Tarih boyu hep izzetin bedeli ve şahsiyetin yükü zilletin yükünden, bedelinden az ve hafif olmuştur. Unutulmamalıdır ki ölüme olan kişiye hayat bahşedilir. Yoksulluktan korkmayanlar rızık içinde bereketli yaşarlar. Makam ve saltanatın yükünden korkmayan onun altında ezilmez. O saltanattan ve makamdan değil, saltanat ve makam gibi şeyler ondan korkar.2

İman edip peygamberle birlikte Allah yolunda cihat edenlere gelince onlar iman ve cihat ile beslenen ruha sahip müminlerdir. Onlar için dünyada şan, şöhret, şeref, izzet, onur ve haysiyetin yanında bol rızık, huzurlu bir hayat ve zenginlik vardır. Ahirette ise kurtuluş, cennet ve cennet nimetler vardır. Bunlar dünya ve ahiretin tüm hayırlarıyla mükâfatlanır umduklarına kavuşurlar.

Ayette iman ve cihadın bir arada arka arkaya gelmesi, imansız cihadın olmayacağına işarettir. İmansız cihat olmayacağı gibi cihatsız iman da kavi ve muhkem olmaz. İkisi de birbiriyle beslenir. İmansız cihadın hiçbir faydası olmayacağı hatta zararı olacağı gibi cihatsız imanda zayıf, sönük ve ziyasız olur. Tıpkı örümcek ağı gibi ufak bir rüzgârda yok olup gider.

_______________________________
1- Tevbe 86,87,88
2- Seyit kutup un/ İslami etütler isimli kitabından iktibas

ÖZÜRSÜZ GERİ KALANLAR

Özür beyan eden bedeviler, kendilerine izin ve¬rilsin diye geldiler. Allah'a ve Peygamberine yalan söyleyenler oturdular. Onlardan inkâr edenlere acıklı bir azap erişecektir.1

Burada Allah u Teâlâ Medine münafıklarının durumunu açıkladıktan sonra çevredeki bedevi münafıkların durumunu beyan ediyor.

Tebük savaşında ilan edilen umumi seferberliğe bir takım mazeretler beyan ederek katılmamak için izin bir gurup vardı ki; bunlar hakiki bir mazeret sahibi olma ihtimali yüksekti. Zira İbni Abbas (r.a): “bunlar gerçekten mazeret sahibi idiler. Resulüllah tan (s.a.v) izin istediler ve Resulüllah (s.a.v) onlara izin verdi.” Buyuruyor

Onlar geri kalmak için izin istedilerse bir takım geçerli mazeretleri vardı.

Fakat ikinci grup özür bile beyan etmeden geri kaldılar. Bir mazeret ileri sürme ihtiyacı duymadan geri kalıp oturmayı tercih ettiler ki, bunlar Allah ve resulüne iman davasında yalancıdırlar. Yalandan iman etmiş gibi görünseler de gerçekte iman etmeyip Allah ve resulünü yalanlayanlardır onlar. Savaşa katılmadıkları gibi özür beyan etme ihtiyacı bile duymadılar. Mazeret ileri sürmek için Resulüllahın yanına gelmediler. Allah ve resulüne cüretkârlık edip, savaşa katılmadılar. İman davasında yalan söyleyen, inanmadıkları halde iman iddiasında bulunup, savaştan geri kalarak evlerinde oturanları küfür içinde olmaları nedeniyle can yakıcı bir azap beklemektedir.

Burada iki hüküm çıkıyor:

Birincisi; özürlerini belirterek kendilerine izin verilmesini isteyenler ki, şer’i (geçerli) mazereti olanlara izin verilir.

İkincisi; Allah ve Resulünü yalanlayarak savaşa katılmayanlar. Bunlar iman iddiasında bulunmalarına rağmen gerçekte küfür içinde yüzen münafıklardır. Kalbi küfrün pası ile kararmış olanların ahiretteki cezası cehennemin can yakıcı şiddetli ve acıklı azabıdır. Bunların bu ihanetinden dolayı dünyadaki cezaları da katl ve esarettir.

_____________________
1- Tevbe 90

AĞIR DAVRANANLAR

Şüphesiz ki aranızda ağır davranacak olanlar vardır. Size bir musibet gelirse: "Allah, bana lütfetti de onlarla, beraber bulunmadım,” der.
"Şayet Allah'ın büyük bir nimetine mazhar olursanız, ant olsun ki, sizinle kendi arasında hiçbir dostluk yokmuş gibi: "Keşke onlarla beraber olsaydım da ben be büyük başarıya ulaşsaydım." der.1

Düzenli ordular halinde çıkın sefere… Yahut da topluca seferber olunuz, Umumi seferberlik ilân ediniz... Ama sakın daha önce de görüldüğü gibi bazınız çekingen davranmaya, bazınız da ağırdan almaya kalkmasın, Zira karşınızdaki sadece düşmanlarınız değil. Aynı zamanda istekleri olmayan, yerinden istemeyerek kalkanlar, meseleyi hafife alanlar, meselenin ciddiyetini umursamayanlar birer iç düşman olarak daima karşınızdadırlar. Bunlar dünyayı fazlaca sevdikleri, azimsiz oldukları, kalpleri savaş duygusundan yoksun olduğu için evlerinde oturur savaşa katılmazlar, Kendi şahsi çıkarlarından başka bir gayeleri yoktur, onun için geri kalıyorlar
yavaş davranıyorlar. Bunu açıkça da yapamıyorlar. Sopanın tam ortasından tutuyorlar. Hangi taraf ağır basarsa o taraftan oluyorlar.
"Size bir musibet geldiği zaman: "Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım.” der. Şayet Allah'ın büyük bir nimetine mazhar olursanız, ant olsun ki, sizinle hiç bir dostluğu yokmuş gibi: " keşke onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir başarıya ulaşsaydım " der.
Kâr ve zarar konusundaki görüşleri küçücük ve zayıf olan münafıklara yaraşır tarzdadır. Bu tür kurtuluşu Allah' in nimeti sayarlar. Oysa Allah’ın emrine muhalefet ederek savaştan geri kalıp evlerinde oturmuşlardır. Bunun da Allah'ın_ nimeti olmayacağı aşikârdır.
Müminlerin zafer ve ganimetle döndükleri zaman ah vah çekerler. Keşke bizde onlarla beraber olsaydık bu ganimetten istifade etseydik bize düşecek olan payı alsaydık derler. Ganimet onların "büyük başarı" olarak adlandırdıkları hayalleridir.
Müminler için savaşın iki yönü vardır, İkisi de ölçülere sığmayan güzelliktedir. Bu güzellik ya savaşta öldürülüp şehit olmak ki, bunu anlattık ve yeri geldikçe de anlatamaya çalışacağız. Ya da zaferle geri dönmektir ki, uhrevi mükâfatı olduğu gibi. Dünyevi mükâfatı da zaferle ve ganimetle dönmektir… Binaenaleyh müminlerin savaşta istediği şey, ya şehit ya gazı olmaktır.

İşte Allah'ın müminleri yücelmek istediği nurlu ufuklar… Allah Müslüman toplulukla karaktersiz kişileri ayırmak için nefret ettirici bir manzara çiziyor Müslümanların saflarına sızarak cihad aşkını cihad ruhu söndürmek için faaliyet gösteren casusların kimler olabileceğini bir bir tespit ediyor. Müslümanların düşmanlara karşı hazırlıklı olmaları gerektiği gibi bu tip kimselere karşı da ihtiyatlı olmaları gerekir.
Siyaset-i kur’an: zulüm, tecavüz toprak genişletme, günümüzdeki gibi halkları sömürme çıkar savaşı değildir. Bu savaş Allah yolunda ila-i kelimetullah uğruna halklara ve milletlere adaleti götürmek için savaşlardır. Bunun dışında bütün savaşlar boş ve değersizdir.

________________________________
1- Nisa 72,73

MIHLANIP KALANLAR

Ey iman edenler size ne oldu ki; “Allah yolunda savaşa çıkın” dendiği zaman yere çöküp kaldınız ahireti bırakıp dünya hayatına mı razı oldunuz? Oysa dünya hayatının faydaları ahirete nispetle pek azdır. Gazaya çıkmazsanız Allah sizi acıklı bir azaba uğratır yerinize başka bir kavim getirir O’na bir şey de yapamazsınız. Allah her şeye kadirdir.

Geride kalanlara azarlayan Allah yolunda cihada tembellik edenleri din düşmanlarıyla savaşmakta ağır davrananları birtakım özürler ve mazeretler beyan ederek savaşa çıkmayanları tehdit eden hitap böyle başlıyor.

“Ey iman edenler size ne oldu ki; “Allah yolunda savaşa çıkın” dendiği zaman yere çöküp (mıhlanıp) kaldınız?…”

Tebük seferine hazırlanırken münafıklar dedi kodu yapıyorlardı Rumların güçlü olduğunu ve Müslümanların Rumlar karşısında savaşamayacağını, buna güç yetiremeyeceğini ve mağlup olacağını Müslümanlar arasında yaymışlardı. Hatta münafıkların reisi Abdullah ibn-i Übeyy ibni Selül; “Muhammed (sav) roma devletini oyuncak mı sanıyor? Ashabıyla beraber onlara esir olacağını gözümle görür gibiyim” demişti. Ayrıca hüneyn ve tayip seferlerinden yeni dönülmüştü. Kıtlık hüküm sürüyordu, yaz sıcağı oldukça da şiddetli olduğu ve gölgelerin sevildiği bir zamandı. Savaşa gidilecek yer ise uzaktı ve Rumlar fazla kuvvetli görülüyorlar. Bu nedenle bazı Müslümanlar da bu sebeplerden dolayı ağırlık göstermiş, ağır davranmış, hemen sefere çıkmamışlardı. Bunu üzere bu ayet nazil oldu.

Ey iman edenler size ne oldu ki; “Allah yolunda savaşa çıkın” dendiği zaman yere çöküp (mıhlanıp) kaldınız?..”

Yere meyil ederek, yerin cazibesine kapılarak, yani dünya düşüncesine yeryüzünün çekiciliğine dalarak işi ağırdan aldınız, tembellik ederek savaştan geri kaldınız, sefere çıkmayı ağır gördünüz. Korku ve kederinizden yere mıhlanıp kaldınız. Oysaki imanın belirtisi cihad ve ameldir.

Bu ayetin tefsirinde Seyyid kutup şöyle diyor:

Yere mıhlanma… Yer duygularına, yer düşüncelerine mıhlanmak… Yere mıhlanıp ağırlaşmak… Hayat korkusunu, mal korkusunun ağırlığı… Dünya metaını, dünya işlerinin, dünya zevklerinin ağırlığı… Rehavet, sükûnet ve başıboşluğun ağırlığı… Kanın, etin ve toprağın ağırlığı… Bütün bunlar (إثّاقَلْتُمْ) kelimesinin müstakil müzikal söylenmesinin altında gizli… “issakaltüm” kelimesinde uyuşukluğun ve ağırlığın ifadesi var. Ağır bir cismi zorla yukarıya kaldırıp oradan bütün ağırlığıyla yere düşüşündeki mıhlanışın ifadesi var. Bu kelime ruhların yücelere çıkışını, şevklerin fezalara yükselişini istemeyip alçaklara doğru hızlıca bir düşüşün cazibeli bir inişin ifadesi var…

Allah yolunda cihat; yerin sınırlarından yücelere havalanıp, et ve kan pıhtısının ağırlığından kurtulup, ulvi ve derin manaya esir, uzayan sonsuzluğa çıkış ve sınırlı yokluktan kurtuluştur.2

“Ahireti bırakıp dünya hayatına mı razı oldunuz? Oysa dünya hayatının faydaları ahirete nispetle pek azdır.”

Ahiret mutluluğunu ahiretin bol ve ebedi nimetlerini bırakıp da dünya hayatına, onun geçici lezzetlerine ve yok olmaya mahkûm metaına mı razı oldunuz? Eğer böyle ise sizler daha hayırlı şeyi bırakarak çok kıymetsiz ve değersiz şeyi tercih ettiniz. Hüzün ve kederle lekelenen dünya hayatının geçimi, ahiretin daimi nimetlerinin ve ahiretteki ilahi hoşnutluğun yanında kala alınmayacak kadar değersizdir.

Mehmet Vehbi Efendi der ki;

“Burada dünyevi menfaatlerin mülahazasıyla savaştan geri kalanlar muaheze ediliyor. Hak yoldaki savaşın faydalarına işaret ederek savaşa teşvik edilmektedir. Bu mücahededen kaçınanlar, sakınan ve geri kalanlar azap ile tehdit edilmektedir.”

Dünya hayatının nimetleri geçici ve fanidir. Kısa vadeli ve cüzidir. Bu dünyadan ahirete amelden başka hiç bir şey gitmez. Eski müşrik milletlerin yaptığı gibi kişi en sevdiği eşyayı hatta bütün servetini kabre koydurup yanında götürse bile ona hiçbir faydası olmaz. Çünkü onlar dünya metaıdır. Ahirette hiçbir geçerliliği yoktur. Ahiret hayatının nimeti ise bakidir, ebedidir, sonsuzdur ve dünyaya oranla kıyaslanamayacak kadar çoktur. Onun için sakın ahireti unutup dünyaya meylederek cihadı terk etmeyin.

Gazaya çıkmazsanız Allah sizi acıklı bir azaba uğratır. Yerinize sizden başka bir kavim getirir. O’na bir şey de yapamazsınız. Allah her şeye kadirdir.

Savaştan kaçanlar, geri kalanlar işte böyle tehdit ediliyor. Cihada çağrıldığı zaman cihaddan kaçınırsanız Allah başınıza kolay kolay altından kalkamayacağınız acı bir felaket getirir. O çok sevdiğiniz dünya nimetleri, çok hoşunuza giden dünya metaı, uğrunda cihadı terk ettiğiniz ya da ihmal ettiğiniz dünyevi faydalar elinizden gider. Açlık, kıtlık, sefalet, esaret ve mahkûmiyet gibi çok acıklı afetlerle perişan olursunuz. Dünyanız kararır. Dünyanız harap ukbanız azap olur.

Elmalılı Hamdi Yazır der ki;

“Burada ağırdan alma işi müminlerin hepsinde meydana gelmiş değildir. Fakat bir bütünlük meydana getirmesi gereken bir toplum için bazılarının ağırdan alması, bütünün hareketini ağırlaştırıp aksatacağından, seferberliğin vaktinde tamamlanmayıp ordunun gecikmesine de sebep olacağından ve bunun da zararı bütün Müslümanlara dokunacağı bilindiğinden hitap şekli böyle irad buyrulmuştur.”4

Ayet muayyen bir zamanda gelen muayyen bir kavme hitap ediyor. Ancak şümulü bakımından umumidir ve her devre mahsustur. Burada bahsedilen azap ise yalnız ahiret azabı değildir. Aynı zamanda dünya azabı da… Yukarıda zikredilen felaketlerin yanı sıra cihadı terk edenler için zillet azabı… ki Müslüman için azabın en çetinidir. Cihadda kaybedeceklerinden çok daha fazla şey kaybederler. Şayet fedaice cihada girişirlerse izzet bulurlar. Zira cihadda izzet, cihadın terkinde ise zillet vardır. Cihadı terk eden milletleri Allah zelil eder.

Bugün İslam âleminin içine düştüğü zillet cihadı terk etmiş olmasındandır. Tarihte de bunun örneklerini görürüz. Müslümanlar cihada sarıldıkları dönemlere baktığımız zaman dünyaya hükmettiklerini ve izzet bulduklarını bütün dünya milletleri Müslümanlara saygı ile iltifat ettiklerini görürüz. Hülefai Raşidin dönemi, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve nihayet Osmanlılar… ne zaman içinde bozulmalar başlıyor, cihad ihmal ediliyor, o zaman zillet başlıyor. Duraklama, gerileme ve nihayetinde yıkılma…

Endülüs Emevi devleti en bariz örneğidir. Endülüs Emevileri cihadı terk ettiler zelil oldular. Allah onların yerine başka bir kavim getirdi. Endülüs bugün Hıristiyan İspanyolların İspanyası olmuştur. Osmanlılar cihadla izzet buldular. Cihad ettiler ve yedi asra yakın bir zaman cihana hükmettiler. Ne zaman cihadı terk ettiler yada ihmal ettiler zillete düştüler. Bugün bizim batıya uşak olmamızın da ana kaynağı budur, Kâfire hizmetçi olmamızın da… Cihadı terk etmek…

___________________________________
1- tevbe 38,39
2- Seyyid kutup- fi zilal’il kuran cilt 7
3- Mehmet Vehbi Efendi –hülasa tül beyan cilt 6
4- Elmalılı Hamdi-Yazır hak dini kuran dili

ALLAH YOLUNDA SAVAŞMAYANLAR

Size ne oluyor da “Rabbimiz! Halkı zalim olan bu şehirden bizi kurtar, katından bize bir sahip gönder, bir yardımcı yolla” diyen; zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda Allah yolunda savaşmıyordunuz?1

Allah ü Teâlâ surenin akışı içerisinde ki tutumundan farklı bir tutum koyuyor ortaya. Cihat emrini duyunca oldukları yerde mıhlanıp kalanların tasvirinde kullanılan üslubunda – genel olarak – bütün Müslümanlara hitap ederken, önceki tutumunu tamamen değiştiriyor. Bu sefer kalplerin vakar ve ciddiyetine dokunuyor… Müminlerin onuruna dokunan yolu seçerek onları harekete geçiriyor… Zavallı çocuklara güç durumda kalan kadın ve erkeklere gönülleri hislendiriyor.

Size ne oluyor da Allah yolunda savaştan geri kalıyor, erkeklerden kadınlardan ve çocuklardan zayıf insanları kurtarmak için savaşmıyorsunuz? Buradaki zayıf düşmüş erkek, kadın, çocuk tablosu; her Müslüman’ın hamiyeti diniyesine, her müminin izzeti imaniyetine ve her insanın merhamet ve şefkatine dokunan bir tablodur. Çok zor şekilde fitne ve mihnete duçar olan insanların tablosu… bu insanlar dinlerinden dolayı mihnete, itikatlarından dolayı fitneye maruz kalmışlardır.

Yaralanmış kadın ve zayıf düşmüş çocuk tablosu oldukça tesirlidir. Kendi kendilerini müdafaa edecek kadar zayıf düşen ihtiyarların tablosu da bundan daha az tesirli değildir. Bütün bu tablolar müminleri cihad meydanın teşvik için çiziliyor.

Buhari der ki: Abdullah b. Muhammed’in ibni Abbas dan naklettiğine göre; ben ve annem ayeti kerimede belirtilen zavallılardan idik demiştir.

Bugün Filistinli Müslümanlar aynı durumda… Lübnan da, Azerbaycan da, Mora da, doğu Türkistan da, Keşmir de, Karabağ da, Irak ta Müslüman aynı durumda. Halkı zalim olan şehirler de zulüm altında mihnet altında… 1990 lı yıllarda Bosna hersek savaşın da Bosnalılara silah şöyle dursun yiyecek, hatta ilaç bile gitmezken Karabağ’daki Müslümanları öldürsün diye Mersin limanından Ermenistan’a silah sevkine müsaade eden hükümetten, Ermenistan’a tonlarca buğday hibe eden hükümetten şüphe etmemek mümkün değildir. Bosna da Sırp aygırı kadın çocuk demeden, genç ihtiyar demeden, vahşice zulmün etmiştir. Çocuklu kadınların memesini kesip çocuğun ağzına tutuşturarak kan emzirmiş, kız çocuklarının ırzına tecavüz etmiş, çocuğunun etini kıyma yapıp, köfte yaparak zorla pişirtip, anne ve babasına yedirmişlerdir. Hamile kadınları süngüleyip, karnını yararak çocuğu karnından çıkarıp, annesinin göğsüne koyuyorlardı. Bu kadar zulmün karşısında susan, bütün bunları görmezden gelen bir hükümete ne Müslüman denebilir nede insan… Bunlar ancak bütün duygulardan soğultanmış hissiz duygusuz varlıklardan başka bir şey değildir. Hoş bugün Irak’ın, Afganistan’ın hali bundan farklı değil ya...

_______________________________
1- Nisa 75

CİHAD VE AKİDE HÜRRİYETİ1

Burada İslam’ın "Dinde zorlama yoktur." kaide-i külliyesinden bir nebze olsun bahsetmekte yarar vardır. Daha önce geçen "Fitne kalmayıp din yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın." ayetine de göz atacağız.

Bir takım garezkâr İslam düşmanı İslam’ın bu konularda tenakuza düştüğünü iddia etmektedirler. Bir yandan "Dinde zorlama yoktur." derken, diğer kılıçla yayıldığını kabul etmektedirler. Diğer bir kısmı da güya İslam’ı müdafaa etmek istemekte ve bu töhmeti defetmek için mel'unane bir hamasetle Müslümanların ruhundan cihad mefkûresini söndürmek istemektedirler. Ve bunun için de İslam’ın gelişip yayılışını ve İslam tarihini incelerken cihad gayet basitleştirmektedirler. Gayet kapalı, gösterişli ve hileli metotla bu gün Müslümanların cihad emriyle memur olmadıklarını ve buna ihtiyaç kalmadığını söylemektedirler... Ve bütün bunları da İslam’a sürülmüş bir lekeyi temizleyici bir eda içerisinde yapmaktadırlar.

Bunlar da onlar da aynı sahada aynı metotlarla çalışan müsteşriklerin yetiştirdikleridir. İslam’a karşı giriştikleri savaşta müsteşrikler hep aynı metodu tatbik etmişlerdir. Sırf İslam nizamını değiştirtmek ve Müslümanların hissiyatında yer etmiş olan duyguları sekteye uğratıp öldürmek istemektedirler. Ki ancak bu şekilde hiç bir zaman harp meydanlarında durduramadıkları bu ruhi canlılığı öldürmüş ve emin olarak yaşamış olabilsinler. Ve ne yazık ki, Müslümanları bu tür vasıtalarla uyuşturup mahvettikleri demden beri rahat ve sükûnet içerisinde emin olarak yaşamaktadırlar. Her yerde İslam’ı aynı vahşet ve Öldürücü darbelerle mahvettiler. Bugün Müslümanların zihinlerinde sömürgeciler ile vatanseverler arasında cereyan eden savaşın cihad ruhundan doğan bir akide savaşı olmadığı zihniyeti hâkim olmuştur. Artık Müslümanların giriştiği savaşlar bir akide savaşı değil bir takım açık pazarlar ve ham¬madde kaynakları temin etmek için girişilen savaşlar kabul edilmektedir. O yüzden de bu savaşlarda cihad mefkûresinden bahsetmek lüzumsuzdur'.

Uzun tarihi boyunca İslam; hem savaşlarda, hem dövüşlere katılmış hem de kılıç kullanmıştır. Fakat bütün bunları başkalarını zorla İslam’a girdirmek için değil cihad mefkûresinden doğan bir takım muayyen hedefler için kullanmıştır ki, bunları şöyle sıralıya biliriz:

I- Evvela İslam; Müslümanların karşı karşıya bulundukları fitne ve ezi¬yetleri bertaraf etmek için cihad etmiştir. Böylece Müslümanların can, mal ve akide emniyetini sağlamıştır.
İslam’ın nazarında akideye tecavüz itikat için eziyet ve itikat sahiplerini yollarından çevirmeye çalışmak, bizzat hayata tecavüz etmekten daha fenadır. İslami prensiplere göre akide hayati değerlerin en büyüyüdür. Mümin kişi hayatını ve malını korumak için savaşabileceğine göre akidesini ve dinini müdafaa etmek için elbette ki daha iyi savaşabilir...

Gerçekten Müslümanlar itikatları yüzünden çok ağır fitne ve eziyetler maruz kalmışlardı. Sahip oldukları şeylerin en büyüğüne yapılan bu tecavüzlere karşı kendilerini müdafaa etmekten başka çareleri yoktu. Evet, Müslümanlar akideleri yüzünden pek çok eziyetlere maruz kaldılar. Yeryüzünün muhtelif bölgelerinde çekmedikleri eza ve çile kalmadı. Endülüs Müslümanlarının maruz kaldıkları o iğrenç işkenceler, o çirkin ve vahşi katliamlar Müslümanların itikatları yüzünden çektikleri eziyetlerin en bariz örneğidir. Bugün İspanya da ne Müslümanlardan, ne de Müslümanlıktan eser kalmamıştır. Bu eziyetlerin bir örneğini ne Katolikler diğer mezheplerden olan Hıristiyanlara karşı ne de diğer din salikleri kendi dinlerinden olmayanlara karşı göstermişlerdir. Beytü-l makdes, itikat ve mezhep taassubundan başka bir şey için yapılmayan haçlı savaşlarından gördüğü melanetleri hiç kimseden görmemiştir. Bu bölgede yaşayan Müslümanlar; haçlara karşı giriştikleri savaşa akide sancağı altında toplanarak katılmışlar ancak bu şekilde kahir zafer elde edebilmişlerdir. Netice olarak Endülüs Müslümanlarının düştüğü elim akıbetten ancak akide savaşı sayesinde kurtula bilmişlerdir...

Bugün de yeryüzünde Müslümanlar muhtelif bölgelerde; Hindistan da, Afganistan da, Filistin de, Yunanistan da, Bulgaristan da, Azerbaycan da Çeçenistan da, Bosna herekte, Keşmir de, Cezayir de, Somali de, Sudan da ve diğer ülkelerde Hıristiyanlar, Siyonistler, putperestler ve emperyalist sömürgeciler tarafından yöneltilen çok elim bir azap ve fitne metotlarıyla karşı karşıya bulunmaktadırlar... Şayet Müslümanlar, gerçekten inançlarında samimi olsalar, vaktiyle Afganistan gibi o fitne metotlarını def etmek için tek çare cihad farizasını yerine getirmek olduğuna inanırlardı...

II- İslam akide hürriyetini temin ettikten sonra davet hürriyetini yerleştirmek için cihad etmiştir. İslam varlık ve hayat mevzuunda en mükemmel mefkûre, hayatın tekâmülü için en ileri nizamı getiren bir dindir, İslam serapa hayır olan bu düsturu bütün beşeriyeti hidayete götürmek ve gönüllerine ve kalplerine kadar ulaştırmak için getirmiştir. İslamî hakikatler beyan edilip tebliğ edildikten sonra dileyen iman eder, dileyen küfreder... Ve de zorlama yoktur. Fakat Allah'ın indi ilahisinden bütün insanlık için gelmiş bulunan bu hayrın beşeriyete tebliğ edilirken karşılaşılan engellerin bertaraf edilmesi de elbette ki lazımdır. İnsanlar diledikleri zaman Allah’ın hidayetini dinlemeli, ikna oldukları zaman bu kervana katılabilmelidirler. Bu takdirde karşılarına çıkacak engeller yok edilmelidir. İnsanları hidayet kaynağı olan hakikatleri dinlemekten alıkoyan ve hidayete ermiş olanları kanaatlerinden dolayı fitnelere maruz kılan yeryüzünde kurulmuş zulüm ve dikta nizamları da bu engeller arasındadır. İşte İslam bu zulüm ve dikta nizamlarını devirmek ve onun yerine her yerde hak davasına ve dava adamlarına hürriyet tanıyan ve bunu tekellüf eden adil bir düzeni kurmak için cihad eder. Bu, günümüzde de mevcuttur. Cihad Müslümanların boynuna borçtur ve onu yerine getirmekle mükelleftirler.

IlI- İslam yeryüzünde kendi nizamını yerleştirmek, onu hâkim kılıp, muhafaza etmek için cihada girişir. İnsanın; kardeşinin insana karşı hürriyetini tahakkuk ettiren yegâne din İslam’dır... Aynı zamanda her türlü şekil ve çeşidi ile yeryüzünde insanın insana kulluğunu kaldırıp yüce ve tek olan Allah'a kulluğu yerleştiren yegâne nizam yine İslam’dır. İslam’da insanlara hüküm koyan ve hüküm koyma yoluyla insanları horlamak isteyen bir kitle veya fert yoktur. Sadece tek bir Allah vardır, O(c.c) bütün insanların rabbidir Herkese eşit şekilde hükümler vazeder... Kullar yalnız ona huşu içerisinde yönelirler, Sırf O’na iman ve ibadet ile teveccüh ederler... Bu nizamda Allah’ın şeriatını infaz eden ve bu icra vazifesine cemaat tarafından seçilen kimseden başka hiçbir ferde itaat yoktur... İcra ile görevli bulunan kimse hiçbir zaman kanun koyma kudretine malik değildir. Beşer hayratında ulûhiyet makamının tezahürü hüküm vazetmekle ortaya çıkar. Hiçbir kimsenin o makama özenmesi kullardan bir kulun kendi kendine o makamı istemesi asla caiz değildir.

İşte İslam’ın getirdiği Rabbani nizamın temel kaidesi budur. Ve insanın hürriyetinin garanti altında olduğunu tertemiz bir ahlak nizamı bu kaide üzerine kurulabilir. Hatta İslam’a inanmayanların dininin de garanti altında olduğu bir nizamdır. Evet, bu nizamda inanmayanlarda dâhil olmak üzere herkesin hürriyeti teminat altındadır. İnancı ne olursa olsun Müslüman memlekette yaşayan her vatandaşın bütün hürriyetleri garantilidir. Bu nizamda kimseye zorla İslam asla kabul ettirilemez. Dinde zorlama yoktur. Vazife dini tebliğ etmektir

İslim sırf yeryüzünde yüce nizamı ikame etmek, yerleştirip muhafaza etmek için cihad eder. Aynı zamanda yeryüzünde beşerin beşere kulluğu esasına dayalı, insanlara ulûhiyet vasfını verdiği veya bir takım kimselerin ulûhiyet pozuna büründüğü zalim ve putçu nizamları devirip yıkmak da elbetteki Müslümanların tabii hakları meyanındadır. Bu nizama bağlananların İslamiyete karşı mukavemet gösterip, düşmanlık edecekleri tabiidir. Ve buna karşılık, gayet tabiî ki İslâm da yeryüzünde kendi nizamını ilan etmek için o zalim nizamları kökünden silip atacaktır. Bundan sonra insanlar diledikleri inancı seçmekte hürdürler. İslam’ın gölgesinde hür olarak yaşarlar. Ne inançta olurlarsa olsunlar İslam ülkelerinde yaşayanlar İslam’ın koymuş olduğu ahlakî, içtimaî, iktisadî ve siyasi hükümlere riayet etmek mecburiyetindedirler. Gönülde yer eden itikada gelince o bambaşka bir şeydir. Yani o konuda herkes hürdür. Herkes dilediğini seçmekte serbesttir. Kimse kimseyi zorlayamaz. bu hususta herkes kendi inanç ve itikadına göre istediği gibi hareket edebilirler. İslam hem onları hem de inanç hürriyetini muhafaza eder ve bülün haklarını teminat altına alır. Bu nizamın hudutları dâhilinde hürmet ettikleri bütün değerlerini muhafaza eder.

Yüce İslâm nizamını ikame etmek için bu günde cihat Müslümanlara farzdır. “Yeryüzünde fitne (den eser) kalmayıncaya ve din yalnız Allah için oluncaya kadar ...” Yeryüzünde kullardan ilahlaşanlar kökü kazınıncaya ve Allah’ın dininden başka din kalmayıncaya kadar

Şu halde İslam, İnsanları zorla dine getirmek için kılıca sarılmamıştır. Bir takım islam düşmanlarının itham ettikleri gibi İslam kılıç zoruyla da yayılmamıştır. İslam sırf emniyet ve huzur dolu nizamının gölgesinde bütün din saliklerinin emniyet içerisinde yaşamalarını, bu nizamın hudutları dâhilinde her ne kadar ona bağlanmasalar da ona boyun eğerek yaşamaları için Cihat etmiştir.

Kendi mevcudiyetini ispat edip, ona gönül vermiş olanları inançlarında sükûnete kavuşturmak yahut ona inanmak isteyenlere güven verebilmesi için elbette İslamın kuvvet kullanması zaruri idi. Bu güzel nizamı yerleştirmek ve himaye etmek için kuvet kullanmak zorunda idi. Şüphesiz ki cihat İslam düşmanlarının iddia edip Müslümanlara enjekte ettikleri gibi günümüzde veya istikbalde zarureti bitmiş veya önemi azalmış bir şey değildir.

Elbette İslam’ın bir nizamı olacaktır. O halde elbette ki bu nizamın bir kuvveti bulunacaktır. O halde elbette İslam’ın cihad mefkûresi de kaim olacaktır. Bunlar olmadan gayet tabiî ki ne İslam nizamı ne de islamî bir hayat mümkün olabilir.

“ Dinde zorlama yoktur.” Evet, ama bir de “onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki, bununla Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmeyip de Allah’ın bildiği diğerlerini korkutasınız” Ferman-ı ilahisi vardır.

İşte İslam nazarında meselenin temel kaidesi budur. Müslümanlar dinlerinin ve tarihlerinin hakikatlerini buna göre öğrenip değerlendirmelidirler.

__________________
1- Bu bölüm seyit kutub’un fîzilal’il-kurân adlı tefsirinden alınmıştır.

İÇİNDEKİLER

Takdim
Giriş
Allah Yolunda Cihad
Haddi Tecavüz Etmeyin
Allah In Dini İçin Savaş
Mal İle Cihat
Cihad İçin Mal
Mü’min Allah Yolunda Savaşır
Bir Gurup İnsan
Mekke De Niçin Cihada İzin Verilmemişti
Savaş İzni
İman Ve Cihadın Fazileti
Şüpheden Uzak İman
Tek Vücut Halinde Savaş
Kuvvet Hazırlayın
Savaşa Hazır Olun
Müşriklerle Savaşmaya Teşvik
Yalnız Allahın Nizami
Anadan Babadan Ve Candan Geçmek
Hakkını Vererek Cihad
Cihad Edenler Ve Oturanlar
Gerçek Müminlerin Durumu
Bazı Savaş Taktikleri
Savaşla İlgili Öğütler
Savaşta Tesbit Yapılmadan Hüküm Verilmez
Değişmeyen İlahi Kanun
Allah’ın Kanunu Değişmez
Allah’ın Kanunlarından Biri Daha
Haram Aylar
Hedef
Fitne Katlden Kötüdür
Harp Hazırlığı
Allah’ın Yardımı
Allah’ın Bahşettiği Yardım
Tehlikeler Karşısında Beşer Ruhu
İki Taifeden Biri
Uyku Ve Güven
Meleklerin Yardımı
İmanın Bahşettiği Güç
Allah Müminleri Savununr
Allah’ın Dinine Yardım Edenler
Ağır Basmadan Esir Alma
Ganimetler
Ganimetlerin Tasimi
Müşriklerle Savaşmanın Farziyeti
Müslümsnlsrın İmtihan Edilip Seçilmesi
İmtihan
İmtihan Ve Neticenin İzharı
Umumi Seferberlik
Var Gücünle Savaş
Mücahit Kendisi İçin Cihat Eder
Yakın Düşman
Üstünken Sulh İstemeyin
İnananlar Üstündür
Kâfirlerin Boynunu Vurun
Şehitler Ölmez
Şehit Kimdir
Şehitlerin Ruhu
Ahireti Satın Alanlar
Şahadetin Karşılığı
Kârlı Ticaret
Allah’ın Nurunu Söndürmek İsteyenler
Mücahidin Vasıfları
Cihadın Mükellefiyeti
Özür Sahipleri
Savaşta Namaz
Hendek Savaşından Sahneler
Anlaşma Tanımazlar
Tarihi Vakalar
Hüneyn Günü
Cizye Verinceye Kadar Savaş
İki Ayrı Tutum
İnananlar Ve İnanmayanlar
Çarpıcı Örnekler
Münafıklara Karşı Cihad
Savaşa Katılmayanlar
Münafıkların Cihat Karşısındaki Tutumu
Özürsüz Geri Kalanlar
Ağır Davrananlar
Mıhlanıp Kalanlar
Allah Yolunda Savaşmayanlar
Cihad Ve Akide Hürriyeti

Yorum eklenmemiş. İlk sen ekle

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

--

Sitemizdeki arabi ilimler köşesini zenginleştirmek için Üye olup müzakerelere katılmayı ihmal etmeyiniz

--

Son yorumlar

Anket

Arabi ilimler okumusmuydunuz:

Vankulu Lugatı